Featured

8/z/custom

Tek Bir Kişi Öldürmeyen Dünyanın En Ünlü Seri Katili: Charles Manson

12:43

Evet başlığın biraz tuhaf olduğunu kabul ediyorum ama bir gerçeği yansıtıyor.
Charles Manson dünyanın en ünlü seri katillerinden biri. 1960'lı yılların sonunda,  oluşturduğu tarikatla tam 35 kişinin vahşice katledilmesine (en bilinirlerinden biri ünlü yönetmen Roman Polanski'nin 8 aylık eşi Sharon Tate) sebep olan Manson dün yıllardır yattığı hapishanede doğal nedenlerden öldü.

Yaşattığı onca acıya, acımasızca öldürdüğü insanlara karşın tamamen doğal nedenlerle ölmesi ne kadar ironik değil mi?

Charlie'nin Melekleri
Tarikatına özellikle öz güveni düşük ya da sevgisiz insanları seçen Manson, onları bu şekilde kendine bağlamayı başarmış. Öyle ki sadece Manson'ın direktifleriyle bu kişiler hiçbir suçları olmayan insanları acımasızca öldürmüşler. Buna sebep olarak da "zengin insanların temsil ettikleri değerleri" göstermişler.  

İşin ilginç yanı 9 cinayetten yargılanan Manson'ın tüm dava sürecinde müritleri onu 1 gün bile yalnız bırakmayıp, mahkeme kapısında sabahlamışlar. Uzmanlara göre Charles Manson'ın etkileme yetenekleri ile karşıdakinin güven sorunları bir araya gelince mükemmel bir birleşim oluyor. Ve insanlar onun adına bir şeyler yapmak için hiç düşünmeden hareket ediyorlar.

Jeremy Davis - Benzerlik müthiş değil mi?

Gelmiş geçmiş en ilgi çekici isimlerden biri olan Manson'la ilgili özellikle Youtube'da pek çok belgesel bulabilirsiniz. 
Mesela;
  • Manson: The Man Who Killed The 60s
  • Truth and Lies: The Manson Family
  • Charles Manson: Dianne Sawyer Documentary

Ama belgesel yerine film izlemeyi tercih ediyorsanız hemen bir tavsiyem olacak size:  2004 tarihli Helter Skelter

Jeremy Davies'in mimiklerinden yürüyüşüne Manson'ı mükemmel canlandırdığı film Vincent Buglosi ve Curt Gentry'nin kitaplarından gerçeğe en uygun şekilde uyarlanmış.

Guns'n Roses solisti Axl Rose ve Charles Manson tişörtü
Charles Manson dünyanın en nefret edilen adamlarından biri. Ama aynı zamanda özellikle gençlerin hayran olduğu ve adına fan klüpleri kurduğu bir isim aynı zamanda. Yıllar boyu kaldığı hapishaneye gönderilen mektuplar da bunun kanıtlarından biri... Ne diyeyim insanoğlu garip yaratık. Psikopat bir seri katile bile hayranlık duyulabiliyor.

Bir insan nasıl oluyor da tek bir kişiyi öldürmeden "dünyanın en tehlikeli seri katili" ünvanını alıyor merak ediyorsanız Manson'ın hayat hikayesine göz atabilirsiniz.


Faydalı Site Keşifleri - 1 / noisli.com

12:43

Blog yazılarımı genelde şömine ateşinde yanan odunların o çıtır çıtır sesleri eşliğinde hazırlamayı seviyorum. Özellikle havanın soğuduğu bu günlerde pek de iyi geliyor.

Kimi zaman da cırcır böcekleriyle dolu bir geceye kulak kabartıyorum. Hani tüm gün yüzüp yorulduktan sonra,  ayaklarınızı uzatıp gecenin sesini dinlediğiniz o zamanlardaki gibi... Eğer bir de yağmur yağmaya başlarsa günün tüm yorgunluğunu atma vakti gelmiş demektir.
noisli.com arayüzü
Hayal etmesi bile çok güzel değil mi?? 

Ama pek çoğumuzun şehrin ortasında böyle bir lüksü yok! Ama hafta sonu keşfettiğim www.noisli.com sitesinde böyle bir imkan var.

Yağmur sesinden rüzgara, orman sesinden dalga seslerine kadar pek çok alternatifiniz var.
seçeneğimiz bol
Bu siteyle ilgili sevdiğim bir diğer özellik de sesleri birbirleriyle karıştırabilme imkanınız. Mesela deniz dalgalarını cırcır böcekleri eşliğinde dinleyebiliyorsunuz ya da benim gibi şömine karşısında yağmur keyfini yaşayabiliyorsunuz.

Akşamları biraz kafanızı dinlemek, günün stresini atmak istiyorsanız göz atmanızı tavsiye ederim. 


🎧 Bakalım sizin favoriniz hangisi olacak?? 🎧

Film Yorum | Kardaki İzler (Wind River)

00:30

Doğayla insanın çetin mücadeleler yaşadığı Amerika'nın Wyoming eyaletindeki kızılderili koruma bölgesinde başlıyor hikayemiz. Göz görebildiğine beyazlık içinde koşturan bir genç kadın. Bir şeylerden kaçtığı belli ama ay ışığında görmüyor sadece korkusunu hissedebiliyoruz. Zamana karşı, ölüme karşı yarışıyor...


Ve sonraki gün karlar içindeki cansız bedenini tecrübeli iz sürücü Cory buluyor. Bu genç kadın aynı zamanda en yakın arkadaşının da kızı(ydı)

İşte o saatten sonra Cory tek bir amaç için savaşmaya başlıyor: Genç kızın katilini ya da katillerini bulmak ve arkadaşının intikamını almak!



Tabii bu konuda yalnız değil, olayı duyan FBI hemen bu kuş uçmaz kervan geçmez yere bir polis gönderiyor. Acemi ama istekli polisimiz Jane Banner, buradaki doğa koşullarından ve yaşamdan bihaber. 

Önceleri biraz burnu büyük davransa da buradaki yaşamı anlamaya başladıkça kurallarına da saygı duymaya başlıyor. 

Olayı çözmek için geldiği bu kasabada Cory ve yerlilerden pek çok hayat dersi öğrenmeye başlıyor. Her ne kadar devlet tarafından özel koruma yasaları çıkartılsa da Amerikan yerlilerinin, özellikle yerli kadınların asla beyazlarla eşit olmadığı görüyor. Cinayete kurban gitmiş çoğu yerli kadının soruşturmalarının tamamlanmadan hasır altı edildiğini keşfediyor. Kendi ana yurdunda bile yabancı kabul edilen insanlar...


Film bir cinayet ekseninde aslında toplumsal hiyerarşinin devlet eliyle nasıl oluşturulduğunu anlatıyor bizlere. İşsizlik, düşük maaşla ya da çaresizlikten kendilerini uyuşturucuya vermiş yerli halkın çaresizliğini... Hatta bir sahnede polis Jane'e "Bu çocuklar için hapse girmek bir ödül. Yatacak bir er ve sıcak yemek var." diyor. Gücü elinde bulunduranın kuralları geçerli her yerde olduğu gibi...


"Scario" gibi muhteşem bir filmin senaryosuna imza atan Taylor Sheridan'ın ilk filmi "Kardaki İzler" beğendiğim bir film oldu. Gerek fondaki sert ama güzel manzara gerekse bu çetin koşullarda ayakta kalmaya çalışan kasabalılar... Hele Cory ve arkadaşı Martin'in yaptıkları konuşmalar gerçekten çok etkileyiciydi. Acının elle tutulabilir olduğunu hissettiğim dakikalardı sanki...

Filmimizin baş rollerinde ise Jeremy Renner, Graham Greene, Elizbeth Olsen, Apesanahkwat ve Gil Birmingham yer alıyor. IMDB puanı 7.8 olan "Kardaki İzler" durağan ama etkileyici anlatımı ile film-severleri bekliyor.


Herkese iyi seyirler!


"Ayla" Oscar Yolunda!

09:13

"Ayla" filmi "En İyi Yabancı Dilde Film" Oscar adaylığı yolculuğuna emin adımlarla devam ediyor. Gösterime girdiğinden beri listenin tepesindeki yerini de kimselere bırakmıyor. Şimdiye dek 2 milyon seyirci barajına yaklaşan filmin tüm zamanların seyirci rekoru kırması da bekleniyormuş.

Peki milyonları sinemaya çeken "Ayla" gerçekten bu kadar başarılı bir film mi? Oscar yarışında şansı ne olur? Haydi beraber göz atalım.



Konusunu muhtemelen hepiniz biliyorsunuz: 50'li yıllarda Kore'ye savaşmaya giden astsubay Süleyman ve orada korumasına aldığı minik Ayla'nın duygu dolu hikayesini anlatıyor.

Bir keşif gezisi sırasında onlarca ölü bedenin arasında ağlarken bulurlar Ayla'yı... Kıyamazlar orada bırakmaya ve yanlarına alıp, bölüklerine getirirler. 


Başta hiç iletişim kuramazlar bu güzel kız çocuğuyla... Kim olduğu, adını, ailesini kimse bilmemektedir. Ama bu vicdanlı askerlerin tek bildikleri karşılarında duranın yapayalnız ve sevgiye muhtaç bir çocuk olduğudur.

Komutanlar da dahil herkes sahiplenir onu, hatta bir isim de bulurlar ona: Ay yüzlü olduğu için Ayla derler bu kız çocuğuna.


Ama savaşın da sona erdiği bir gün gelir. Ne kadar evine dönmemek için çabalasa da Süleyman için dönüş yolcuğu zamanı gelmiştir. İşte bu yürekli askeri durduracak tek şey Ayla olacaktır.


Her şeyden önce gerçek bir hikayeden alınmış olması filmi son derece etkileyici yapıyor. Kimi zaman duygusal sahnelerin biraz fazla yer aldığını düşünsem de filmin genelini etkilemiyor bu tabii. 
Gerçekten filmden yüreğiniz titremeden çıkmanız zor!


İsmail Hacıpaşalıoğlu yıldızımın barıştığı bir oyuncu olmasa da bu filmde sergilediği performansı beğendim. Özellikle minik Ayla ile karşılıklı sahneleri çok güzeldi. Tabii bunda minik oyuncu Kim Seol'ün etkisi de büyük. Çok mu çok tatlı bişey! Ama benim favori karakterim Marilyn delisi bir askeri canlandıran Ali Atay oldu. Çok sevdim o muzip askeri.


Ayrıca filmin görüntü yönetmeni Jean Paul Seresin'e ve muhteşem müzikler için Fahir Atakoğlu'na da kocaman bir alkış gönderelim. Filmi başarılı kılan 2 önemli isim bence kendileri.

Yönetmenliğini Can Ulkay'ın yaptığı "Ayla"nın senaryosu Yiğit Güralp'e ait. Diğer baş rollerde ise İsmail Hacıpaşıoğlu, Ali Atay, Çetin Tekindor ve minik Kim'e Taner Birsel, Damla Sönmez, Murat Yıldırım, Meral Çetinkaya, Büşra Develi eşlik ediyor. Kısa bir süreliğine de olsa Julia Roberts'ın karizmatik abisi Eric Roberts'i izlemek keyifliydi, atlamadan geçmeyelim.


Yolu ne kadar uzun olur olmaz bilemeyiz ama tarihin böylesine etkileyici bir sayfasına tanık olma fırsatını kaçırmayın. Gidin izleyin, jenerik bitmeden de sakın ha hareketlenmeyin. Mendilleriniz hazırsa güzel bir sürpriz sizi bekliyor olacak  :)

Film Yorum | Cennetimden Bakarken (The Lovely Bones)

22:17

"Yüzüklerin Efendisi" serisinin başarılı yönetmeni Peter Jackson'ın çektiği gerçekten şaşırtıcı bir film "Cennetimden Bakarken". Gerçek hayatın sürreal olanla harmanlandığı; çaresizliği ve acıyı iliklerinize kadar hissetmenizi sağlayan bir hikaye...

Alice Sebold'un aynı adlı çok satan kitabından beyaz perdeye aktarılan film izledikten sonra bile sizdeki o etkisini sürdürecek eminim. 


Film 14 yaşındaki bir kızın kendini tanıtmasıyla başlıyor. Bu tatlı kızın adı Susie Salmon. Annesi, maket meraklısı bir babası ve 2 kardeşi ile güzel bir hayat sürmekte.


Bir gün okul dönüşü, ıssız bir mısır tarlasında komşuları George Harvey tarafından durdurulur. George çocuklar için yaptığı bir yeraltı sığınağından bahseder genç kıza. Bu sığınak öyle güzeldir ki tüm çocuklar burada olmak için yarışacaklardır ama George burayı ilk gören olma şansını Susie'ye vermek istemektedir.

Susie'nin bir anlık boşluğu sadece onun hayatında değil ailesinin hayatında da geri dönüşü imkansız izler bırakacaktır.


Hayal gücüne bayıldığımız yönetmen Bay Jackson'ın farklılığını filme yansıtma aşaması tam da bu noktada başlıyor.

Acı bir olaydan sonra Jackson bizi buradan alıyor ve fantastik, gerçeküstü bir başka dünyaya götürüyor: Susie'nin dünyasına...


Biz bir yandan Salmon ailesinin mücadelesini ve acıyla baş etmeye çalışmalarını izlerken, bir yandan da Susie'nin o dünyadaki bakış açısını, düşüncelerini izlemeye başlarız. Bu sahnelerde görsel efektlerin güzelliğinin altını çizmeden geçmemeliyim sanırım. 

Ruhani anlamları ise izleyenin kişisel yorumlarına bırakmak gerek diye düşünüyorum.

Başrollerde Saoirse Ronan'ın başarılı bir oyunculuk gösterdiği filmde kendisine Mark Wahlberg, Rachel Weisz, fırlama büyükanne rolünde de Susan Sarandon eşlik ediyor. Ama bir isim var ki, Stanley Tucci, göründüğü ilk sahneden itibaren izleyene tekinsizlik duygusunu hemen geçiriyor. Zaten başarılı isim, bu rolüyle 2010 "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" Oscar'ına aday olmuş.

Böylesine etkileyici bir konuyu rahatsız edici olmadan filme aktarmak zor. Ama yönetmen Jackson filmde her hangi bir yargıda bulunmak yerine, olayları uzaktan izlememizi sağlamaya gayret etmiş. Kitapta bulunan bazı rahatsız edici sahneleri filme koymasa da, bu daha az sarsıcı olmasını sağlamamış filmin. 

İzleyeni dünyanın acı gerçeklerinden rengarenk hayal dünyasına sürükleyen ama can yakıcı bir film olmuş "Cennetimden Bakarken"


Film Yorum | Barry Seal Kaçakçı (American Made)

11:15

Bir adamın her filmi mi keyifli olur? Tom Cruise benim için bu kontenjanda. Her filmini bayıla bayıla izliyorum. O değişmeyen hınzır tipi ve özellikle "Görevimiz Tehlike" filmlerindeki oyunculuk aşkı böyle hissetmem de en büyük neden :)


Bay Cruise, geçtiğimiz sene tüm dünyayı etkisi altına alan dizi "Narcos" rüzgarını iyi değerlendirmiş.  Çünkü film, dizi de bahsi geçen Medellin karteli için çalışan Amerikalı pilotun gayet hareketli hayat hikayesini anlatıyor.

Yolcu pilotu olan Barry arada - o sıralar ambargolu olan- Küba purolarını da ülkeye sokmaktadır. Bunu keşfeden CIA genç pilotu kendi işleri için kullanmaya başlar.


Bu sırada Amerika Birleşik Devletleri, Orta Amerika'nın haritasını yeniden çizmekle uğraşmaktadır. Son derece başarılı bir pilot olan Barry'i bu ülkelerle ilgili istihbarat toplama işinde görevlendirirler. Tek yapması gereken, bu ülkelerin stratejik noktalarında alçak uçuş yapmak ve uçağın gövdesine yerleştirilmiş özel fotoğraf makineleri ile buraları kaydetmektir.


Kolombiya'ya yaptığı bir uçuş sırasında Barry, meşhur Pablo Escobar ve diğer kartel yöneticileri ile tanışır. Onlar da Amerika'ya uyuşturucu götürecek sağlam birini ararken, o kişi resmen ayaklarına gelmiştir.

Pilotumuz "Ee zaten buraya geliyorum, dönerken boş gitmeyeyim" diye teklifi kabul eder. Bu iş sadece uyuşturucu ile kalmaz; silah trafiğinden kara para aklamaya kadar varır. Bir süre sonra Barry kendini hem CIA ve hem de karşı tarafta yer alan Medellin karteli için çalışırken bulur. Ve bu zengin, şaşalı olduğu kadar da bıçak sırtı hayatının başlangıcı olur.


Kimi yerleri kurgu olsa da (evli ve çocuklu olması gibi) korkusuz Barry Seal'in hayatını izlerken hayret etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Bir yandan CIA'ye çalışırken bir yandan da dünyanın en tehlikeli adamlarıyla iş yapabilmek gerçekten yürek ister. 

Amerika'nın işine geldiğinde her yere uzanan o ahtapot kollarının altını çizen bir film o yılların politik atmosferini de arka planda sunuyor bizlere.


Yönetmenliğini Doug Liman'ın yaptığı "Barry Seal: Kaçakçı" da Cruise'a diğer rollerde Domhall Gleeson, Sarah Wright , Alejandro Edda ve Mauricio Mejia eşlik ediyor.

Kendi adıma hemen ekleyeyim: Filmde Pablo Escobar'ı Ochoa'yı canlandıran Alejandro Edda'nın oynamasını tercih ederdim. Fiziksel olarak daha çok benzediğini düşünüyorum çünkü. Diğeri olmamış ıhh ıhhh


Özetle "Narcos" dizisini sevdiyseniz ya da Tom Cruise filmlerini izlemekten keyif alanlardansanız "Barry Seal: Kaçakçı" tam sizin için! Sonuna kadar sıkılmadan izleyeceğiniz bir macera sizi bekliyor.

Kitap Yorum | Bay Tanrı (Alan Lightman)

11:01

Kitabımız işte bu cümlelerle açılıyor:
"Hatırladığım kadarıyla evreni yaratmaya karar verdiğimde şekerlememden yeni uyanmıştım."

Buradan da anlayacağınız üzere karşımızda dünyanın hikayesini eğlenceli bir kurgu ile anlatmaya çalışan bir kitap var. Adı sizi aldatmasın; asla din üzerine bir kitap değil, aslında bilimsel gerçeklikleri masalla yoğurmuş bir kitap "Bay Tanrı"

Yazarın hayal gücüyle "Acaba Tanrı Dünya'yı yaratmaya nasıl karar vermiş olabilir?" sorusunun cevabını okuyoruz. Kimi yerler çok eğlenceli kimi yerlerse özellikle madde oluşumu, protonlar, evrimsel gelişim vs. gibi konuları merak edenler için maden sayılır. Çünkü her bir konu, bu konulara ilgisi olmayan kişiler için mümkün olduğunca basit dille anlatılmaya çalışılmış. 


Koskoca sonsuz boşlukta teyzesi Penelope ve eniştesi Deva ile yaşayan Bay Tanrı bir gün bu sonsuzluğa biraz hareket katmak ister ve ortaya farklı farklı gezegenler, yıldızlar çıkar. Kimisi dağılır, kimisi büzülür, kimisi de patlar. Ama 1 tanesi yaşamaya devam eder.

İşte bu minik gezegen zaman geçtikçe kendi kendini yenilemeye, oluşturmaya başlar. Madde oluşur, zaman oluşur, ilk canlılar ve en son bilinç çıkar ortaya. Her bir konunun ayrı bölümler olarak işlenmesi (uzay, madde, boşluk vs. gibi) konunun daha algılanabilir olması için gayet yerinde olmuş.


Benim ilgimi çeken kısım ise bilinçle kader örgüsünün anlatıldığı bölüm oldu. İnsanın seçimlerini kendi bilinci ile yaptığı, bunun kaderin  içinde insanoğluna sunulan bir seçim özgürlüğü olduğu ve bu nedenle sonuçlardan bir tek kendisinin sorumlu olduğu gibi... 

Benzer ya da karşıt düşünebilirsiniz ama yazar Alan Lightman'ın bu konudaki fikirlerini paylaşma şeklini ben sevdim. Şeytan olarak tasvir edilen Belhor figürü ile sohbetleri de ilginçti açıkçası.

Bu kendisinin okuduğum ilk kitabı ama diğer kitaplarının da en az bunun kadar ilginç olduğu söyleniyor. (Einstein'in Düşleri, Yıldızların Zamanı) Özellikle bu konulara ilgi duyuyorsanız okumanızı tavsiye ederim "Bay Tanrı"yı. 
Ancak din üzerine yazılmış bir kitap değil, eğlenceli bir kurgu okuyacağınızı bilerek...

"Bay Tanrı" (Mr.G: A Novel About The Creation)
Yazar: Alan Lightman
Çevirmen: Algan Sezgintüredi
Aylak Kitap, 192 sayfa

Horror-a-thon Film Maratonu | Musallat

10:32

2007 senesine ait Musallat filmini duymuştum ama izlemem Horror-a-thon film maratonuna kısmet oldu! 

Tabii üzerinden 10 yıl geçince başrol oyuncuları da pek bir toy gözüktü gözüme, hele Malkoçoğlu Burak Özçivit :p


"Musallat" Türkiye-Almanya arasında mekik dokuyan bir film. Çünkü baş karakterlerden Suat çalışmak için yurt dışında ekmeğini arayan genç bir adam. Yeni evli sayılır ve güzeller güzeli karısı Nurcan'ı kilometrelerce ötede, köyünde bırakmış olmanın sancısını yaşıyor.


Gurbette yaşadığı ruhsal bunalımları arkadaşları önce "vatan özlemi" diye düşünüp normal kabul etseler de, gün geçtikçe Suat'ın ruh durumunun kötüleşmesi herkesi endişelendirmeye başlar.

Bu arada hemen her gün Türkiye'ye kesin dönüş yapmaya karar veren Suat, annesinden de istediği desteği alamaz.Çünkü her telefon konuşmalarında annesi aynı cümleleri tekrarlamakta ve Suat'ı duymamış gibi davranmaktadır.

- Saygıdeğer teyzemiz -

Yakın arkadaşı artık Suat'ın durumunun "hasret"ten kaynaklı olmadığına kanaat getirince çözümü işinde uzman bir hocada aramaya karar verir. Hocamız hemen Suat'ın durumun ne olduğunu anlar ve genç adamı kurtarmak için elinden geleni yapmaya başlar.

Çekimleri ve bazı efektleri biraz amatör bulsam da, ikinci bölümde senaryonun paralel yaşamlar hikayesine evrilmesini gayet başarılı buldum. Oyunculuklar son derece vasat ve inandırıcılıktan uzak ama fotoğraf çerçevesinden aniden çıkan bir teyzemiz var ki evlerden ırak! İnsanı yerinden zıplatıyor.

Yönetmen Alper Mestçi, oyuncu kadrosunda ise Burak Özçivit, Biğkem Karavus, Kurtuluş Şakirağaoğlu ve İbrahim Can yer alıyor.

Nazilerin Acımasız Ötenazi Programı | "Ağustosta Sis" (Nebel Im August)

13:08

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin "ari ırk" yaratma projeleri üzerine acımasızca öldürdükleri milyonlarca insan. Kimi gaz odalarında, kimi vahşi deneylerde kimi ise bakılmak için yatırıldıkları hastanelerde...

İşte "Ağustosta Sis" fiziksel ve zihinsel engelli çocukların kaldıkları bir hastanede yaşanan akıl almaz olayları anlatıyor.


Ernst Lossa bu hastanede kalan çocuklardan biri. Ama kalma sebebi hasta olması değil, herhangi bir ikametgah adresi olmaması. O zamanlar Alman hükümeti ikametgah adresi gösteremeyen ailelerin çocuklarını kendi kontrollerine alıyorlarmış.


Babası ile Amerika'ya gitme hayalleri kuran Ernst, bekleme süresinde hastane işlerine de yardımcı olmakta.O sırada kendine yeni arkadaşlar da edinen küçük çocuk, bir süre sonra bazı şeylerin ters gittiğini fark etmeye başlar.


Hastaneye yeni gelen hemşire ile birlikte her gün bazı çocuklar ölmektedir. Bunun sebebini hastane müdürüne sorunca da ölümlere sebep "zatürreyanıtını alır. 

Ancak bu yanıt onu hiç tatmin etmez ve kendi araştırmalarına başlar. Bir süre sonra öğreneceği şeyler kendilerini nelerin beklediğini anlamasını sağlayacaktır.


Savaşın gölgesinde Hitler önderliğinde yürütülen çok büyük bir soykırım. Yok etme duygusu öylesine güçlü ki yönetim tarafından kendi ırksal düşüncelerine uymayan herkesi, kadın, yaşlı hatta çocukları da kapsıyor. Bu çocuklar ailelerinden toplanarak çeşitli hastanelere yerleştirilmiş ve adına T4 denilen bir programa dahil edilmişler.


Bu programla her gün seçilen belli sayıdaki çocuk&gençler ya zehirli iğnelerle, ya gaz odalarında ya da beslenme oranı çok düşük bir yemek sistemi ile yok edilmişler. Hatta zehirli iğnelerle yapılan katliama da "ötenazi programı" demişler. Bu şekilde tam 200 bin çocuk ve genç öldürülmüş. Bu programa katılan doktor, hemşire vs. özel olarak Hitler'in imzaladığı bir belge ile cezadan muaf tutulmuşlar.


Yazması bile bu kadar zorken emin olun izlemesi çok daha zor bir film "Ağustosta Sis". Yönetmenliğini Kai Wessel'in yaptığı film Robert Domes'in aynı adı taşıyan kitabından uyarlanmış.

Başta çocuk oyuncular Ivo Pietzcker, Jule Hermann olmak üzere diğer oyuncular Sebastian Koch, Franziska Singer ve Fritzi Haberlandt çok gerçekçi şekilde can veriyorlar karakterlere. Filme dair tek eleştirim biraz fazla uzun olan süresi (2 saat) ama 90 dakika olsa bence daha akıcı olabilirmiş diye düşünüyorum.

Başka ne denebilir bilmiyorum. İzleyin, izletin.

IMDB Top 250 Maratonu | Ruhların Kaçışı (Spirited Away )

21:09

Hayao Miyazaki benim bu filmle tanıdığım bir isim olabilir ama özellikle manga (Japon çizgi romanları) sevenler için resmen bir ilah(mış)

Ben de bu animasyonu izledikten sonra Bay Miyazaki'nin hayal gücüne şapka çıkardım ve 2003 "En İyi Animasyon" Oscar ödülü kazanmasının nedenini anladım. (Oscar kazanan ilk anime olmasının yanı sıra Japon tarihinin en başarılı animesi ünvanını da elinde tutuyormuş) Gerçekten şimdiye dek izlediğim animasyonlardan çok farklı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.


10 yaşındaki Japon kız Chihiro'nun adeta bir "Alice Harikalar Dünyası-vari" maceralarını izliyoruz. Tam 2 saat süren bu macera bittiğinde zamanın nasıl geçmiş olduğunu fark etmiyorsunuz bile!

Chihiro ve ailesi şehirden uzakta bir yere taşınmaya karar vermişlerdir. Güzel doğa manzaralarıyla süslü bu yolculukları sırasında ufak bir mola verirler. Durdukları yer ıssız bir kasabadır ama sanki panayır varmışçasına süslü ve açık dükkanlarla doludur.


Anne ve babası yemek yemek için bir restorana otururken meraklı Chihiro etrafa ufaktan bir göz atmaya karar verir. Her şey sessiz ve oldukça garip gözükmektedir. Bu durumdan ürken küçük kız anne-babasının yanına döner koşa koşa ama onların yerinde deli gibi yemek yiyen 2 domuz vardır. 

Tüm aramalarına rağmen anne-babasının izine rastlayamayan ve bilinmeyen bir yerde yapayalnız kalan Chihiro çaresizce ağlamaya başlar. Karanlığın da çökmesiyle bir anda etrafını siyah duman benzeri varlıklar sarmaya başlar.


Onlarla birlikte Chihiro, daha önce hiç bilmediği bambaşka bir dünyaya adım atacaktır.

Gerçekten müthiş bir hikayeye sahip olan "Ruhların Kaçışı" çocuklar için değil daha çok büyükler için yapılmış bir animasyon. Şeytanlar, hayaletler, kötücül varlıkların cirit attığı animasyon cesaret, mücadele, sevgi, fedakarlık gibi pek çok konuyu da barındırıyor. (Bazı sahnelerinin -çocuklar için özellikle- biraz fazla şiddet içerdiğini söyleyebilirim.)

Ama bir anime-severseniz ve benim gibi daha önce Miyazaki ile tanışmadıysanız sayısız ödül sahibi "Ruhların Kaçışı" gayet doğru bir tercih olabilir. 



Blogger tarafından desteklenmektedir.