Featured

8/z/custom

📽️ Kısa... Kısa... Kısa...📽️

12:57
Yaz geldi sıcaklar arttı bahanesine hiiiç sığınmıyorum. Mümkün oldukça dolaşıyorum blogları. 

Tabii her zamanki gibi yanımda not defterim, kalemim, notlar alıyorum. İzlenecekler, dinlenecekler, okunacaklar... Öyle güzel şeyler öğreniyor, keşfediyorum ki!! İyi ki varsınız 🍉💋

Bugün de bu önerilerden oluşan toplama bir film yazısı hazırladım. Güzel de oldu bence. İşte kısa kısa tavsiye filmler: 


All We Had (Sahip Olduğumuz Tek Şey)
Hayatlarını oradan oraya savrularak geçiren bir anne-kızın öyküsü. Katie Holmes'ü en pasaklı haliyle izlediğimiz film aynı zamanda Holmes'un ilk yönetmenlik denemesi. Kimi zaman oldukça duygusal kimi zaman da biraz durağan bir hikaye. Beklentisiz izlemek için...

Rust and Bone (Pas ve Kemik)
Balina eğiticisi Stephanie ile dövüşçü Ali'nin öyküsü...Farklı çevrelerden bu 2 insanın trajik bir olay sonrası bir araya gelir ve hayata karşı birlikte direnmeye çabalarlar. Marion Cotillard ve Matthias Schoenaerts'in oyunculukları müthiş. Filmin IMDB puanı ise 7.5

The Invisible Guest (Görünmez Misafir)
Bir trafik kazası ve bu kazanın ardından ortaya çıkan karanlık gerçekler... İspanyollar özellikle gerilim filmlerinde çok başarılı bunu kabul edelim. Film boyunca değişen ve ters köşe durumlar, heyecanın 1 saniye bile düşmemesini sağlıyor. 


Guernica (Gernika)
İspanya İç Savaşı'nı ve çatışmalar esnasında faşist yönetimi destekleyen Almanya'nın Guernica kasabasını saatlerce bombardıman altında tutmasını anlatan sarsıcı bir film. İlk 1 saat biraz yavaş ilerlese de özellikle son yarım saati nefes almadan izledim. 

First Born (Şeytanın Doğuşu)
Genç bir çift ve hiç beklemedikleri bir zamanda dünyalarına katılan tatlı mı tatlı bir bebek. Başta her şey yolunda giderken, çiftimiz bebeklerinde bir şeylerin tuhaf gittiğini fark etmeye başlarlar. Bilindik senaryosu ve zayıf oyunculuklar ile oldukça vasat bir film.

Voice From The Stone 
Annesi öldükten sonra konuşmayı kesen bir çocuk ve ona yardıma gelen güzel hemşire Verena. İtalya'nın dillere destan Toskana'sında geçen romantik-gerilim türündeki filmin hikayesi orta karar, izlemesi ise biraz sıkıntılı geldi bana. Film boyu takıldığım Emilia Clarke'ın o Küçük Emrah kaşlarını bir yana bırakırsak, filmin tek güzel yanı finalde dinlediğimiz Amy Lee'nin muhteşem "Speak To Me"si oldu.



Dizi, film ve albüm tavsiyelerinizi her daim bekliyorum!!!

🐌🐌🐌

Film Yorum: Mayın Sahili (Under Sandet)

10:04

Bu sene "Yabancı Dilde En İyi Film" dalında aday olmuş filmlerden biri "Mayın Sahili". IMDB'den 7.8 gibi oldukça yüksek bir puan alan film, İkinci Dünya Savaşı'nın acı yüzünü, pek de bilinmeyen bir yönden anlatıyor.


Sene 1945... II. Dünya Savaşı sonunda Almanya büyük bir yenilgiyle karşılaşır. Ve yavaş yavaş işgal ettiği ülkelerden çekilmeye başlar.

Yenilgiye uğrayan Alman ordusunun esir askerlerini ise zor ve tehlikeli bir görev beklemektedir.



Danimarka'ya getirilen bir grup genç Alman askeri,  Alman kuvvetleri tarafından mayın döşenen bir sahili temizlemekle görevlendirilirler.

Aç, susuz ve son derece kötü koşullarda tutulan bu genç askerler hayatları pahasında burada gömülü tam 2 milyon mayını tek tek temizlemek zorundadırlar.



Gerçek bir olaydan esinlenerek beyaz perdeye aktarılan "Mayın Sahili" II.Dünya Savaşı'nın hiç bilinmeyen bir yönünü anlatıyor. Genelde Hitler ve Alman işgalleri ile hatırladığımız bu savaşı genç Alman askerlerinin gözünden görmemizi sağlıyor. 



Tek istekleri mayınları temizledikten sonra evlerine, ülkelerine dönmek olan neredeyse çocuk yaştaki  askerlerin hayata tutunma, ayakta kalma çabalarını etkileyici bir biçimde anlatmayı başarıyor yönetmen Martin Zandvliet. 
Filmin ana karakterlerinden biri olan Danimarkalı subay Rasmussen'in de buna katkısı büyük.


Önceleri bu askerlere oldukça sert ve acımasız yaklaşan Rasmussen, zamanla empati kurmaya başlıyor. Giderek korumacılığa dönen bu ilişki, aslında tanımadan herkesi düşman olarak görmenin ne kadar kolay olduğunu da ispatlıyor bize. 

Roland Moller, Louis Hofmanni Joel Basman ve Mikkel Boe Folsgaard'ın başrolleri paylaştığı "Mayın Tarlası" Oscar adaylığının hakkını veren bir film olmuş.

Özellikle savaş filmi sevenler ve II. Dünya Savaşı'na ilgi duyanlar için kaçırılmaması gereken bir film.



Mini Bitirme Projesi #ProjectPan

12:02

Geçtiğimiz aylarda pek çok bloggerın katıldığı "bir bitirme projesi" furyası vardı. Tabii ki ben de katılmıştım. Çünkü alıp alıp çekmecemize koyduğumuz ürünleri bu şekilde değerlendirme imkanı buluyoruz.

Ancak ben geçtiğimiz projelerde neyi yanlış yaptığımı buldum. Çok fazla ürün olunca, hem bitirmesi zor oluyor hem de bir süre sonra aynı şeyleri kullanmaktan sıkılıyorum. Bu nedenle eski projeleri resetledim ve yepyeni bir #projectpan'a başlıyorum. 

Bu sefer sepetimizde sadece 10 ürün var:

👄 8x4 Unity (bergamot, beyaz çay ve müge çiçeği) Deodorant: En kolay bitireceklerimden. 8x4'ün kullanmadığım çeşidi kalmadı sanırım :p

👄 Oriflame Very Me (peach me perfect) Aydınlatıcı: Doğal duruşunu ve kremsi yapısını seviyorum. Bu yaz sık sık elimin gideceği ürünlerden...

👄 w7 Prime Magic Baz: Havalar daha da ısınmadan bitirilecek ürünler arasında. Çünkü ben yazın cildime fondöten vs. kullanmayı hiç sevmiyorum.

👄 The Balm Stainiac Dudak & Yanak Renklendirici (beauty queen & homecoming queen): The Balm'ın kullandığım ürünleri arasında sevmediğim hiç olmadı. Bu renklendiricileri de sık kullandım hatta artık sonlarına geldiğim için projeye ekledim. Özellikle "beauty queen"in yanakta duruşunu çok seviyorum.

👄 Anna Sui "La Vie de Boheme" Parfüm: Bu fanfan şişeli parfümü bitirme çabalarım sonuç vermeye çok yakın! Bir aya kalmadan biter diye düşünüyorum.

👄 Flormar X10 Sculpting Rimel: Çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim bu rimel de bir an önce bitirmek istediğim ürünlerden. Ben çok etkisini göremedim açıkçası.

👄 Pastel Lip & Cheek Color Stick: Seveni de sevmeyeni de çok olan bir ürün. Benim için orta karar.Yanımda ekstra allık, ruj taşımak istemediğimde minik makyaj çantama atıyorum. Yarıladım, onu da bu ay sonu bitirmiş olurum diye ümit ediyorum.

👄 Burt's Bees Mangolu Dudak Kremi: Ben yaz kış dudak kremi kullananlardanım. Bu nedenle elimin altında hep bir krem olur. Burt's Bee's de dibi görmek üzere. Bitince renklisini (tinted) almayı planlıyorum.

👄 Sephora Shimmer Allık & Aydınlatıcı: Shimmer ürünleri seviyorum. Bu ürün Sephora'nın makyaj setinden çıkmıştı. Dönüşümlü olarak The Body Shop Shimmer Waves ile birlikte kullanıyorum. Işıltısını çok seviyorum.


Haydi bakalım başlıyoruz!

Pazartesi Melodileri - 5

10:38

Bu haftaya da çook eskilerden bir parçayla başlayalım.

Pek çok müzik eleştirmenine göre Beatles'ın en başarılı albümü "St.Pepper's Lonely Hearts Club Band" dir. Ama bana göre en güzel albümleri 1966 yılında çıkardıkları "Revolver" bambaşkadır.

Ve o albümün en güzel parçalarından biri "Eleanor Rigby"... 
Üzerinden yıllar geçtikçe de şarap gibi lezzetleniyor.



"All the lonely people
Where do they all come from?
All the lonely people
Where do they all belong?"

Hık Demiş Burnundan Düşmüş Ünlüler ve Çocukları

18:59
Artık yediklerinden içtiklerinden mi yoksa genlerinden mi kaynaklanıyor bilemeyiz ama bazı ünlüler resmen kendilerini doğurmuşlar. Çocuklar bu durumdan hoşnutlar mı bilmem ama olimpiyat meşalesi gibi ömür boyunca taşıyacakları bir ünvanları var. Bundan şikayetçilerse de "istemem yan cebime koy" durumu geçerli olabilir.

Araştırmacı gazeteci hassaslığında yaptığım bu derleme sizi gerçekten şaşırtacak. Bakalım sizce en çok hangi ünlü ve çocuğunu birbirine benzeteceksiniz???




Reese Witherspoon & Ava Philips
"Big Little Lies"ın her daim genç oyuncusu Reese Witherspoon'un kendisi gibi minik ve şirin bir kızı var. Babası Ryan Philippe ve annesinin güzel bir karışımı olan Ava'yı yakında beyazperdede izlememiz yakın gibi geliyor.



Vanessa Paradis & Lily Rose Depp
Yine ünlü bir anne-babanın kızı var sırada: Lily Rose Depp
Fransızların medarı iftiharı Vannesa Paradis ile Amerikalı ünlü oyuncu Johnny Depp'in kızları olan Lily Rose bu avantajını şimdiden yaşamaya başladı bile. 15 yaşında Chanel'in reklam yüzü olan Lily yakın zamanda da Natalie Portman'la kamera karşısına geçti.


Cindy Crawford & Kaia Gerber
80'lerin ünlü süpermodeli Cindy Crawford'ın kızı Kaia, şimdiden geleceğin top modelleri arasında gösterilmeye başlandı bile. Annesi gibi modelliği seçen minik Crawford, genç yaşına rağmen pek çok ünlü ismin reklam kampanyalarında rol aldı.


Tom & Colin Hanks
Babanız Tom Hanks gibi başarılı bir oyuncu olunca, rol modeliniz olması da sanırım kaçınılmaz. Colin Hanks da babasının adımlarını takip etmeye başlamış bile. Ben kendisini "Dexter"da siper sinir bir rolde izlemiş ve gıcık olmuştum. Demek ki doğru yolda küçük Hanks.



Madonna & Lourdes Leon
Sen 15 yaşında ünlü markaların yüzü ol,yetmesin bir de kendi giyim markanı yarat! Eee  annem Madonna olursa pek de garip karşılanacak bir şey değil galiba. Lourdes özellikle moda konusunda ilerlemeyi tercih ediyor ve annesinin de desteğiyle bu alanda büyük firmalara rakip olma yolunda...



İbrahim & Elif Tatlıses
İbrahim Tatlıses DNA'sını çocuklarına geçirmekte çok başarılı bu açık. Her çocuğu adeta kendisinin bir kopyası ama içlerinde "hık demiş" olan bana göre minik kızı Elif. Tatlılığı, şirinliği ile de şimdiden bir magazin figürü haline gelmiş durumda.


Katie Holmes & Suri Cruise
5 yaşında moda ikonu olan Suri, gün geçtikçe annesi ünlü oyuncu Katie Holmes'a benzemeye başladı. Dünyanın en tanınan ünlü çocuklarından biri olan Suri kendi seçtiği kıyafetleri ve binlerce dolarlık gardırobuyla da pek bir ünlü. Gözlerinde hafif bir Tom Cruise esintisi var ama değil mi?


Clint & Scott Eastwood
Yaşayan efsanelerden birinin oğlu olmak kolay olmasa gerek! Ancak Scott Easwood babasının ismi altında hiç ezilmemiş ve sinema kariyerini ondan en ufak bir yardım almadan kurmuş.(Onun yalancısıyım) Ve şimdiye değin "Suicide Squad"den "Flag of Our Fathers"a, "Fury"e kadar isim yapmış filmlerde rol almış. Yeni bir Eastwood efsanesi olur mu göreceğiz...



 Angelina Jolie & Marcheline Bertnard
Ünlü oyuncu Angelina Jolie'nin güzelliğini nereden aldığı anlaşıldı. Kendisi gibi oyuncu olan ve 2007 yılında hayata veda eden Marcheline Bertnard, Jolie için mükemmel bir anne olmasının yanı sıra, büyük bir rol modeli imiş. Bu nedenle hemen her konuşmasında annesinin adını anmaktan vazgeçmiyor güzel oyuncu.



Defne Samyeli & Deren Talu
Onlar için yerli Cindy ve Kaia diyebiliriz sanırım. Eski Türkiye güzeli ve başarılı bir sunucu olan Defne Samyeli'nin boyu kadar bir kızı var - ki kendisi hala çok güzel bence. Deren de annesi gibi küçük yaşta podyumlara adım atmış. Şimdi ise ünlü bir bankanin reklamlarında izliyoruz kendisini. Dizilere yatay geçiş yapacağı da çok aşikar!



Emrah & Tayfun Erdoğan
Tabii ki bu listenin onlarsız tamamlanmasını beklemiyordunuz değil mi?!?! Geçtiğimiz günlerde hemen her ekranda izlediğimiz bu bir dargın-bir barışık baba oğul, bir süre daha magazin gündemini meşgul edeceğe benzerler. 



👯👯 Ve keyifli hafta sonları!! 👯👯

Yaz Mevsimini Sevmek İçin 6 Güzel Sebep

12:42
Haziran'ı da tam olarak yarıladık bugün. 
Okullar da kapandığı için şehirlerde  yavaş yavaş büyük kavimler göçü başladı. Herkes pılını pırtısını toplayıp denize kuma koşuyor ⛱  Bizim gibi mecburi kalanları da bolca köprü çilesi, yol çalışmaları ve yapış yapış nemli bir hava bekliyor. 

Peki o zaman ne yapmalı dedim ve yaz mevsimini neden sevdiğime dair sımsıcak bir yazı hazırladım. 
- Güneş Yansımalı Saçlar
Yaza parlak, ışıltılı saçları yakıştırıyorum hep. Bu yüzden kışın daha koyu kullandığım saç rengimi yazın daha açık tercih ediyorum. Genelde tüm saçımı boyatmak yerine uçlarına ombre uyguluyorum. Hem daha hareketli hem daha doğal bir renk oluyor. 

- Parmak Arası Terlikler
Sanırım çoğumuzun hafta sonu için resmi terlikleri :p İster elbise giy ister pantolon geçir ayağına çık dışarı. Hem rahat hem ferah! 

Bu arada erkeklerin parmak arası terlik giymesi eleştirilir falan ama ben hiç öyle düşünmüyorum. Hoş bir şort tişört kombiniyle gayet de şık durabiliyor.


- Karpuz
Ahhhhghghggh!! İşte yazın resmi yiyeceği. Tüm mevsim sadece karpuz-peynir yiyerek geçirebilirim. Zaten yazın en sevdiğim yanlarından biri de bu. Daha hafif (ve serin) bir yemek düzenine geçmek!

- Yeşil Keyif
Hafta sonları yeşile doymak her şeye bedel! İster yürüyüş yapın, ister bisiklete binin isterseniz çıkarın ayakkabıları ve uzanın çimlere. Elinizde bir de en sevdiğiniz kitap varsa değmeyin keyfinize! İstanbul'da yaşayabilmenin tek yolu artık sahiller. Yoksa artık nefes alamaz bir hale geleceğiz.


- Soda & Ayran
Ne soğuk kahveler ne meyve suları... Benim yazın favori içeceğim belli: Soda ayran

Hele içine bir iki yaprak da nane koydunuz mu tadına doyulmaz. Denemediyseniz mutlaka bir tadın derim.

- Hafif, Daha Hafif
Makyaj masaları yavaş yavaş ıssızlaşır yazın. Fondötenler, o ağır farlar, rujlar gider yerine parlatıcılar, aydınlatıcılar gelir. 

Zaten güneşin verdiği o sağlıklı & güzel görünüm var, daha fazla hiçbir şeye ihtiyaç yok. Hafif bir allık ve bir parlatıcı günlük makyajınız için fazlasıyla yeterli!


🌴☀🌊

Peki siz hangi mevsim insanısınız?

Film Yorum: Bokeh

22:58

Yeryüzünde kalan son 2 insan olsaydınız ne yapardınız? Kalan günlerinizi nasıl geçirmeyi tercih ederdiniz? Düşünmesi bile insanı rahatsız eden bu yanıtları arayan bir film "Bokeh".

İzlanda'nın o soğuk ve rahatsız edici güzelliği ile sizi post-apokaliptik bir dünyaya çağırıyor. Ve varış noktasını değil bu zor ve ıssız yolculuğun kendisini anlatmayı seçiyor.


Kendilerine ufak bir kaçamak için bu soğuk ve henüz bakir kalan doğa güzellikleriyle dolu İzlanda'yı seçen Jenai ve Riley için tatil keyifli başlıyor. Keşfedilecek, görülecek çok yer var ne de olsa... 

Gezilerinin ikinci günü her zamanki gibi normal bir güne uyandıklarını düşünürler. Ancak ne otelde ne sokaklarda hiçbir yaşam belirtisi yoktur.


Evler terk edilmiş, restaurantlarda tabaklar olduğu gibi bırakılmış bir haldedir. Sanki dünya üzerindeki yaşam bir bıçakla aniden kesilmiştir.


 Jenai ve Riley ada halkının bir yerde toplanmış kutlama, festival vb. gibi birşey yaptığını düşünmeye başlarlar. Ve yavaş yavaş adayı keşfe çıkarlar.

Ancak günler geçerken ikilinin içinde bulundukları duruma tepkileri de çok farklı olur. Bakış açılarındaki bu farklılık, onların birbirlerini ve geleceğe dair umutlarını da sorgulamalarına neden olur.


Etkileyici bir görselliğe sahip "Bokeh", böylesi çıldırtıcı bir soruyu kendilerine sormalarına neden oluyor izleyicinin. Ama filmin amacı bu soruya bir cevap bulmak değil; her şeyi olduğu gibi anlatmak. 

O yüzden izlerken "bunu niye yapmıyor, şunu niye yapmıyor?" yapmıyor diye sorarken bulabilirsiniz kendinize. Ama "Bokeh" Jenai ve Riley'nin hikayesi. Yani onların seçimlerini izliyoruz.


 Filmin en büyük eksisi sanırım durağan bir yapıda olması. Ancak konuyu düşündüğümde "1 saat 32 dakika gibi bir süreye sahip bu hikaye durağan olmadan nasıl anlatılabilirdi ki?" diye düşündüm. Kısaca söylemem gerekirse izlediğime pişman olmadığım bir film oldu.


Başrollerde Maika Monroe ve Matt O'Leary'nin olduğu ve yönetmen & senaristliğini Geoffrey Orthwein ve Andrew Sullivan'ın yaptığı "Bokeh" kesinlike her zevke hitap etmeyen bir film. Hele aksiyon sevenlere!


Film Yorum: Frantz

13:12

Fransız sineması, özel olarak takip ettiğim bir sinema değil. İzlemekten keyif aldığım Fransız filmleri ya da oyuncuları var o kadar. 

François Ozon'un "Frantz"ı, duygusal bir Fransız filmini baştan sonra ve hiç sıkılmadan izlemenin keyfini yaşattı bana :) 1 saat 53 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadım. Buna en büyük sebep de filmin o hoş naif havası ve durağanlaşmayan anlatımı oldu.

Geneli siyah-beyaz olan filmin bazı sahnelerinin renkli yansıtılması fikrini de çok anlamlı bulduğumu söylemeliyim.


Yıl 1919, yer Quedlinburg Almanya. 

Nişanlısı Frantz'ı savaşta kaybeden Anna, üzerinden geçen onca zamana karşın hala yas dönemini sürdürmekte, zamanının çoğunu nişanlısının mezarı başında geçirmektedir.

Frantz'ın ailesini adeta kendi ailesi gibi benimsediği için halen onlarla yaşamakta ve bu zor süreci birlikte atlatmaya çalışmaktadır.



Bu günlerden birinde, sessiz kasabalarını ziyaret eden bir yabancı bu ailenin hayatını tamamen değiştirecektir. 

Bu yabancı kendini Frantz'ın yakın arkadaşı olarak tanıtır. Birbirleriyle savaşırken bile bir Alman ve bir Fransız'ın ne kadar iyi dost olabildiğini anlatır aileye. Birlikte gezdikleri Paris'i, müzikten resme paylaştıkları ortak zevkleri yavaş yavaş paylaşmaya başlar onlarla.



Günler geçtikçe ve Fransız yabancı oğulları Frantz'ı anlattıkça, tüm aile ile Adrien arasında tuhaf bir bağ oluşmaya başlar. Ancak bu bağ zamanla bambaşka bir duruma dönüşecek ve cevaplanmamış sorular gün yüzüne çıkacaktır.


Film aslında 1932 yılında ünlü yönetmen Ernst Lubitsch tarafından "Broken Lullaby" adıyla beyazperdeye aktarılmış. Ancak François Ozon bu filmin giriş kısımlarından sonrasını kendi senaryosu üzerinden çekmek istemiş ve ortaya "Frantz" çıkmış.

Başrollerde Paula Beer, Pierre Niney, Ernst Stötnzer, Marie Gruber ve Cyrielle Clair yer alıyor. Filmde en etkileyici oyunculuklar da Anna rolünde Beer ve baba rolünde enfes bir oyunculuk sergileyen Stötnzer'den geliyor.


Ölümü, çaresizliği, acıyı sevdiklerini kaybetmiş insanlar üzerinden anlatırken savaşın anlamsızlığını ve milliyetçi ön yargıların bu ateşi nasıl körüklediğini de gösteriyor bize Ozon.

Bir babanın, savaşta kaybettiği oğlunun ardından söylediği sözler her şeyin özeti adeta:

"Fransızların binlerce evladını öldürdüğümüzde, zaferi kutlayıp bira içtik. Fransızlar bizim binlerce evladımızı öldürdüğünde zaferi kutlayıp şarap içtiler. Biz çocuklarının ölümüne içen babalardık."

Melankolinin Dibine Vurma Zamanı 🎵🎵

12:44
Bizi bu havalar mahvetti.🔪💣🔫

Dün sıcak bugün soğuk derken sanki sonbahara giriyormuşuz gibi bir hava var dışarıda. Doğal olarak herkes asık suratlı ve melankolik.

O zaman bugün melankolik takilmak isteyen herkes için gelsin bu şarkılar 🎵




Sin Tu Carino - Mana



Love Hurts - Incubus




Son Defa -Tüzmen





Anybody Listening? - Queensryche




Everybody's Gotta Learn Sometimes - Beck




Söyle Ruhum - TNK





No Surprises - Radiohead

Film Yorum: Şeytan Üçgeni (Triangle)

12:37

"Yaşam Şifresi"(Source Code), "Donnie Darko", "Predestination" gibi gibi beyin yakan filmleri sever misiniz? Cevabınız evetse haftasonu sizi bayağı konuşturacak bir tavsiyem var: "Şeytan Üçgeni" (Triangle)

Adata bir milföy pasta gibi birden çok katmandan oluşan bu hikayeyi, kafada tam olarak oturtabilmek için 1 kez daha izlemek isteyebilirsiniz. Başından sonuna oldukça dikkatli izlemeniz gereken bir film çünkü bir noktada tüm olaylar birbirine bağlanıyor ve bir "evreka" anı yaşatıyor izleyicisine.



Filmimizin ana kahramanı oğlu ile birlikte yaşayan genç anne Jen. Oğluyla sabah rutinini yaşarken Jen'in bir yere gitmek için kocaman bir bavul hazırladığını görürüz. Bir sonraki sahneden anlarız ki Jen arkadaşları ile keyifli bir tekne yolculuğuna çıkıyor.


Herkesin keyifli olduğu bu yolculuk sırasında Jen'in durgun ve üzüntülü hali diğerlerinin dikkatini çeker ama çok üzerinden durmazlar. 

Parlayan güneş ve denizin keyfine kapılmışken bir anda uzakta gri bulutlar belirmeye başlar. Tekne kaptanı Greg hemen telsizden konuyla ilgili bilgi almak için sahil güvenliğe ulaşır. Ancak onlara böyle bir hava durumunun gözükmediğini, tersine gayet açık ve sıcak bir günün kendilerini beklediği söylenir.



Ancak olaylar hiç de öyle gelişmez ve grubumuz korkunç bir fırtınanın içinde kalır, tekneleri alabora olur.  Tam ne yapacaklarını bilemez halde tekne üstünde beklerken uzaktan gözüken bir gemi onları sevinçten çılgına çevirir. 

İşte hikayemizin asıl başladığı yer de burası. Bu gemi onlar  için çok farklı olayların başladığı bir yer olacaktır.



Film hikayesinin ana kaynaklarından biri eski Yunan mitolojisinden Sisifos (Sisyphus) efsanesi. Hemen bu efsanenin ne olduğuna dair ufak bir bilgi vereyim:

“Yaptığı büyük bir yanlış sonrası, Tanrılar Sisyphus’u  en acı cezalardan birine çarptırırlar. Sisyphus ömrünün sonuna dek bir kayayı  dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkum edilir.  Sisyphus kayayı tepeye kadar getirir ancak kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşer. Böylece Sisyphus kendini bitmek bilmeyen bu döngü içinde bulur."



Filmde de, bu hikayeye benzer bir konu var ama bir şeyler yazıp hikayenin büyüsünü bozmak istemiyorum. 

Yönetmenliğini ve senaristliğini Christopher Smith'in yaptığı filmin başrollerinde Melissa George, Joshua McIvor, Jack Taylor, Michael Dorman ve Liam Hemsworth paylaşıyor.


Sadece şunu söyleyeyim filmin hikayesi çok katmanlı ve hemen her detay filmde bir yerlere bağlanıyor. Eğer izledikten sonra kafanızda soru işaretleri kalırsa - ki kalmaması mümkün değil-You Tube'da film üzerine ayrıntılı incelemeler mevcut. Hatta katmanlı yapısını grafiklerle falan anlatmışlar. Müthiş!

Zaman döngüsü (time loop) konusuna ilgi duyanlar ve bu tarz filmleri izlemekten keyif alanlar için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir film.

Yorumlarınızı merakla beklediğimi de özellikle belirteyim. Bakalım siz filmi ne kadar başarılı bulacaksınız...


Herkese iyi seyirler!


İzlemeyi Sevmediğim Oyuncular 😱

18:32
Geçtiğimiz günlerde paylaştığım "Elektrik Alamadığım Film Serileri" fikrinden yola çıkarak bu kez "Hoşlaşmadığım Oyuncular" adı altında yeni bir yazı hazırlamak istedim.

Filmleri seçerken yönetmen ve hikayenin yanında kadro da çok önemlidir. Hangimiz sevdiğimiz oyuncular var diye izlemedik ki bazı filmleri? Mesela bazı banko oyuncular vardır Robert De Niro ya da Meryl Streep gibi, kafadan "o varsa bu film izlenir" dedirtir insana.

İşte ben de afişte adını görünce biraz düşündüğüm, "acaba mı?" dediğim oyuncuları paylaşacağım. Bazıları için muhtemelen benimle aynı fikirde olduğunuzu düşünüyorum. Ve başlayalım:








- Kristen Stewart
Bir insan her filminde mi aynı donuk suratla oynar?!?! Ne bir mimik ne bir duygu hiç bir şey yok! "Alacakaranlık" serisinden beri oyunculukta aynı çizgiyi başarıyla devam ettiriyor. 
- Chris & Liam Hemsworth
Aslında bu madde Hemsworth kardeşlerin hepsini karşılıyor. Avustralya'nın bağrından kopup gelmiş bu yağız delüğanlılar, daha çok bu nedenden dolayı yönetmenlerin tercihi. Atletik vücutlarını da sıklıkla sergilemeyi pek seven bu bro'lar genç kız hayran avantajlarını iyi kullanıyorlar.
*En küçük kardeş Luke "Westworld"den dolayı torpillidir*

- Dakota Johnson
Bu kızı izlemek benim için resmen bir eziyet. "Grinin Tonları" serisinde donuk tavırları ve yüzünde hep yarı asılı duran o gülümseme-gülümsememesi ile bu listeye girme hakkı kazandı. Oyunculuğunun da oldukça vasat olduğunu düşünüyorum.  Tippi Hedren'in torunu ve Melanie Griffith & Don Johnson'ının biricik kızı olsa da bazı şeyler genetik geçmiyor demek ki!

- Adrian Brody
"Piyanist" filmi ile kendisini tüm dünyaya tanıtma fırsatı bulan Brody, bana her daim melankolik takılıyormuş gibi geliyor. Onu bu tarz filmlerde izlememizi nedeni belki biraz da budur. Ancak benim çok keyif alarak izlediğim oyunculardan biri olmadığını itiraf etmeliyim.

- Keira Knightly
Dönem filmlerinin biricik İngiliz gülü Keira Knightly bana hep, kabarık etekleri ve tüylü şapkası ile geziyormuş havası verir. Benim en sevdiğim filmi Marf Ruffalo ve Adam Levine'le oynadıkları "Begin Again"dir. Onun dışında öyle abartı oyunculuk sergilediği bir filmini hatırlamıyorum.

- Nicolas Cage
Aslında normalde Nicolas Cage çok severek izlediğim aktörlerden biriydi. "Birdie", "Face/Off", "City of Angels" filmleri defalarca izlenilesidir. Bu listeye girme sebebi ise son zamanlarda, sıkıcı ve sıradan filmlerde rol alması. Sanki hiç senaryo okumuyor, önüne gelen teklifi kabul ediyor gibi bir imajı çiziyor Mr.Cage. Bir an önce eskiye dönmesini ve bu listeden çıkmasını umut ediyorum🙏

- Megan Fox
Çok fazla bir şey yazmama gerek var mı bilemiyorum. Ama kendisi Hemsworth kardeşlerin dişi versiyonu. Yani "güzel kadın" kontenjanını doldurmak için uygun bir isim. İzleyici kitlesinin büyük bir kesimini de erkeklerin oluşturduğu bir gerçek. Zaten öyle çok da başarılı filmlerde oynadığını hatırlamıyorum. 

- Van Diesel
Sanırım tarz olarak bana hitap etmediği için bu listeye eklenen bir isimdir kendisi. Oyuncu olarak çok balon olduğunu düşünüyorum. Sanırım Schwarzenegger ve Stallone'dan boşalan yeri doldurduğu için...


💥

Biraz düşünsem bi 3-5 kişi daha ekleyebilirim sanırım 
bu listeye ama ilk aklıma gelenler bu isimler.
Peki sizin bu listeye ekleyeceğiniz isimler var mı?

Blogger tarafından desteklenmektedir.