Featured

8/z/custom

Fergie Yeni Albümü "Double Dutchess" İle Döndü!

11:21


2006 tarihli ilk albümü "The Dutchess"ten sonra uzun bir ara verdi Fergie. Ve sene 2017 yani tam 11 sene sonra ikinci albümü "Double Dutchess" ile yeniden müzik dünyasına dönüş yapıyor.

Bu albümde trende uymayı tercih etmiş eski Black-Eyed Peas güzeli ve sadece ses değil görsel bir albüm de eklemiş diskografisine. Yani Fergie hayranları onu hem seyredecek hem dinleyebilecek. Görsel albümde kimler var kimler: Kendall Jenner, Kim Kardashian, Kelly Osbourne, Hilary Swank, Alessandra Ambrossio vs. vs. vs.

Biz dönelim albümümüze... İlk albümü gibi birçok türü harmanlayan bir şey yapmış Fergie. Rap, hip-hop, ballad, soul ne ararsanız var. 

Albümün tanıtım parçası Rick Ross'la düet yaptığı "Hungry". Hemen arkasından da doğru bir kararla "M.I.L.F. $" parçasını çıkardı. (Klibinde yukarıda isimleri izleyebilirsiniz. Oldukça ses getirecek gibi gibi)

İkinci single olaraksa "Life Goes On" uygun görülmüş - ki bence albümün sıradan şarkılarından.

Peki benim beğenilerim neler?
Öncelikle (Prince anısına) "Love Is Pain" albümün en güzel parçası diyerek başlayayım. Ve sonrasında Fergie'nin oğlu Axl Jack'in sesini duyduğumuz "Enchante", Katy Perry-imsi "Just Like You"ve muhteşem ballad "Save It Till Morning", saf pop ritmindeki "Tension" benim gönlümü fethetti. 

Ama albümün ses getirecek parçaları kesinlikle daha hip-hop ağırlıklı "You Already Know" (90'ları hatırlaran sample harika)  ve "M.I.L.F. $" olacaktır diye düşünüyorum.

Kısaca Fergie-sevenlerin keyifle dinleyecekleri bir albüm "Double Dutchess"



Bakalım siz hangi parçaları seveceksiniz?

Aronofsky'den Tartışmalara Yol Açan Bir Film: Mother!

14:01

Sinemayla biraz olsun ilgileniyorsanız "Pi", "Siyah Kuğu"(Black Swan) ya da "Bir Rüya İçin Ağıt"(Requem For A Dream) filmlerini duymuşsunuzdur. Sinema tarihinde az ya da çok bir şekilde yer edinmiş bu filmlerin yönetmeni Darren Aronofsky oldukça tartışma yaratan bir filmle yeniden huzurlarımızda...

Yönetmenin kendi ağzından dini alt metinlerle dolu olduğu söylenen "Anne" (Mother!) izleyicisini yoran cinsten bir film.


Mekan, gözlerden uzak, sessiz sakin bir kır evi... Evin sakinleri ise genç ve güzel "Anne" ve yazar olduğunu anladığımız eşi "O". (Film karakterlerinin hiçbirinin ismi yok. Sanırım İncil'e atıfta bulunulmasıyla alakalı bir durum.)

Yazar tıkanıklığı yaşadığı her halinden belli olan "O" bunu bir şekilde aşmaya çalışıyor. Ama bunu yaparken karısı üzerinde psikolojik baskı uyguladığının farkında bile değil! Koca güçlü, baskın bir karakter iken "Anne" sürekli bir şeyleri toplamaya, düzeltmeye çalışan, tüm gücünü evini düzenlemeye vermiş edilgen bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.


Bir gün çiftimizin bu herkesten uzak yuvalarının kapısı çalınıyor. Yine isimlerini bilmediğimiz - sadece "Erkek" ve "Kadın" olarak tanımlanan- 2 Tanrı misafirine evlerini açıyorlar.

Misafirler önceleri biraz daha çekingen davransalar da, zamanla çiftimiz üzerinde psikolojik baskı kurmaya başlıyorlar. Özellikle "Kadın" sert ve aşağılayıcı yorumlarıyla "Anne"yi daha da edilgen bir hale getirmeye başlıyor.


Bu durumda ' "O" ne yapıyor, eli armut mu topluyor?' derseniz, o hemen her yazarın yumuşak karnı olan övgüleri kabul etmekle meşgul. Misafirler kadını eleştirirken evin erkeğini övgüleri ve göstermelik hayranlıkları ile kendi taraflarına çekmeye başlıyorlar.

Övülmekten gözleri kamaşan "O" karısının sözlerine tamamen sağır kesiliyor.


Kendi evlerinde misafir konumuna düşen çiftimiz bocalamalarını yaşarken yine kapıları çalınıyor ve bu kez gelenler "Kadın" ve "Erkek"in 2 oğlu. Onlar da gayet rahat eve dalıyorlar ve filmin bundan sonrası tamamen bir kaosa dönüşüyor. Ve film 2 saatin sonunda başladığı yere, filmin ilk dakikalarında izlediğimiz sahnelere bağlanıyor.

"Anne" rolünde Jennifer Lawrence çabalıyor ama sanki rolü ona 1 beden büyük gibi geldi bana. "O" nun baskın ve övüngen karakteri İspanyol aktör Javier Bardem'in maskülen görüntüsüne cuk diye oturmuş. "Erkek" rolünde Ed Harris çok göze çarpmazken bence filmin asıl yıldızı "Kadın"ı oynayan Michelle Pfeiffer olmuş. Karakteri bence çok çok iyi yansıtmış.


Filmi yönetmenin İncil hikayesinden yol çıkarak düşündüğümde yorumlamam da aşağıdaki gibi oldu:



Filmi anlamak zor. Yönetmenin söyledikleri üzerine giderseniz konuyu bir yerlere oturtabiliyorsunuz; aksi taktirde pek çok şey havada kalıyor. Hala kafamda soru işareti olan şeyler var ama Aronofsky'i bulup soramayacağıma göre öyle de kalacak gibi görünüyor :p

IMDB puanı 6.8 olan "Anne" (Mother!) herkese göre bir film değil, sadece kendi izleyicisinin peşinde...







** İçerik gizleme kodlarını Ferhat Bayram'ın bloğundan aldım. Kendisine  paylaşımı için tekrar teşekkür ederim.  Siz de görmek isterseniz tık tık

Bu Filmi Çocuklarınıza İzletmeyin | O (It)

14:10

Neden diye sorarsanız eğer, hemen açıklayayım:

90'lı yıllarda çocuk olanların çoğunda görülen "palyaço" travmasının sebebi işte bu filmdir. O partiderde, doğum günlerinde bizi eğlendiren, güldüren tatlış palyaçolar, bu film (ve tabii ki ulu Stephen King) sayesinde en büyük korkularımızdan biri haline gelmişti. Bu yüzden eğer çocuğunuz varsa bırakın çocuğunuz palyaçoların kırmızı burunlarını görünce kahkaha atmaya devam etsin.


Stephen King'in nasıl büyük bir yazar olduğunu bu yeni-çevrim ile bir kez daha hatırlıyoruz. En sırdan şeylerden bile müthiş korku hikayeleri çıkartan yazar, bu filme gönül verenler için bambaşka bir yerdedir sanırım.

İlk olarak 1990 yılında seyirci karşısına çıkan ve büyük başarı kazanan hikaye 2017 yılında, aslından çok da uzaklaşmadan yapılan bir uyarlama ile yeniden sinemalarımızda...


Hikayemiz küçük bir kasabada geçiyor. Bu kasabada yaşayan çocuklar, nedensiz bir şekilde kaybolmaya başlıyor ve bir türlü bulunamıyorlar.

Bunlar olurken"Kaybedenler" (Losers) grubunun üyesi 7 çocuk bu olaylarla bağlantısı olan bilinmeyen bir güçle karşı karşıya gelmeye başlarlar.



Bu güç çocuklara "Pennywise" adında korkunç bir palyaço olarak görünmektedir. Ama onları etkisi altına almasının asıl sebebi her çocuğun kendi kişisel korkusunu öğrenerek, bundan beslenmesidir.

Yani çocuklar bu ürkütücü yaratıkla savaşmak için önce kendi içlerindeki en büyük korkuyla mücadele etmek zorundadırlar.


80'lı yılların atmosferinin gölgesinde "korku" türünün temel öğelerini çok güzel kullanarak yapılmış bir film bence "O". 

Korkutucu bir ev, ürpertici oyuncaklar, karanlık atmosfer, insanı yerinden hoplatan ses efektleri ile bu türün özüne bir saygı duruşu niteliğinde adeta...


İlk film gibi 2 bölüm halinde olacağı filmin sonunda da belirtilen "O"(It) özellikle atmosferi ile izleyenleri etkileyecek. (Stranger Things dizisini sevenler sözüm size!) Devam filminde ise tıpkı ilk çevrimdeki gibi yıllar sonra grubumuzun buluşmasını izleyeceğiz.

Ayrıca 90'lı yıllardaki korku sinemasını sevenler & takip edenler için de harika bir örnek olacak. (Müziği de ekleyebiliriz: New Kids On The Block ayrıntısını kaçırmadım :p)


Yönetmenliğini "Mama" filminden hatırlayacağımız Andy Muschietti'nin yaptığı filmin başrollerinde Bill Skarsgard, Finn Wolfhard (kendisini Stranger Thing'ten hatırlıyoruz), Sophia Lillis, Jaeden Lieberher, Jeremy Ray Taylor, Chosen Jacobs, Wyatt Oleff ve Jack Dylan Grazer yer alıyor.

İlk filmi sevenlerin -büyük ihtimalle beğeneceği- yeni izleyeceklerin ise "korku" filminin en saf, gerçek örneklerinden biriyle tanışacağı "O"(It) filmi sinemalarda...


Yazımı bitirirken, korkunç palyaçomuzun gerçek haline paylaşmadan gidemezdim. (Bknz: Bill Skarsgard)


Herkese iyi seyirler!

Benim Anoreksiya Mücadelem 💀

13:07

İrem Derici'nin hastanede yoğun bakımda olduğunu duyman kalmadı herhalde. Son günlerde artık iyice zayıflamış olması özellikle çevresini endişelendirirken korkulan da başa geldi. Kendisi 5 gündür yoğun bakımda ve denildiğine göre solunum yetmezliği çektiği için iç organları da tam kapasite çalışamıyormuş.

Peki bu konu benim blogumda neden yer alıyor (???) derseniz hemen söyleyeyim: Ben de ergenlik dönemimde anoreksiya ile mücadele etmiş biriyim. 1 hafta hastanede kaldım ve serumlarla hayata döndürüldüm. Bu nedenle ne kadar tehlikeli ve ölümcül bir hastalık olabileceğine dair bilgim ve tecrübem var.
Öncelikle şunu söyleyeyim "Aneroksiya"  ve "Blumia" zayıflamayla ilişkili ama 2 farklı hastalık. Aneroksiya hastalığında kişi kendini -ne kadar zayıf olursa olsun- kilolu görür ve devamlı kilo vermeye çalışır. Mümkün olduğunca az yer ve bir süre sonra mide çalışmamaya başlar. 

Benim rahatsızlığımda olan tam da buydu. Beyin mideye yemek yeme sinyalini göndermeyi kestiği için aklıma bile gelmiyordu. Bırakın yemek yemeği herhangi bir şekilde kokusunu duymak bile midemi bulandırıyordu. 1 gün boyunca sadece 1 yumurta ile durduğumu hatırlıyorum. Ama bunun için kendimi zorlamıyordum aksine açlık hissetmiyordum - düşünün nasıl bir ruh hali o...Yani yemeği kesmeniz başlarda bilinçli bile olsa sonrasında kontrolden çıkabiliyor. 

Blumia ise yemek yedikten sonra kişinin kendini bilerek ve isteyerek kusmaya zorlaması... Bazı filmlerde de görmüşsünüzdür bu sahneleri. Kusma sürekli tekrarlandığında mide ve yemek borusunda geri dönülmez hasarlar olabiliyor. 

Her 2 hastalık da büyük oranda genç kızlarda görülüyor. Sebebi tahmin edeceğiniz gibi "güzellik" kavramının 0 beden ile özdeşleştirilmesi. Ama şunun altını çizmek isterim aneroksiya (nervosa) da blumiya da tamamen psikolojik rahatsızlıklar ve kesinlikle çözümü psikolog yardımıyla aramak gerek. Kişinin tek başına bunu başarabilmesi zor, yapabilse zaten bu duruma düşmezdi.

Özellikle büyüme çağında genç kızları olan anne-babaların çocuklarının beslenme düzenlerini ve psikolojilerini gözlemlemeleri çok önemli. Yargılamadan onlara yol göstermek, bir psikolog ve gerekirse bir beslenme uzmanından destek almak en güzeli diye düşünüyorum.

2017 Emmy Ödülleri Sahiplerini Buldu 🏆

23:46
Dün sahiplerini bulan Emmy ödüllerini maalesef canlı izleyemedim. Ama bu akşam hemen telafisini yaptım ve kuruldum koltuğuma, tüm geceyi keyifle seyrettim.
Amerika'nın ünlü komedyenlerinden Stephen Colbert'in sunuculuğunu yaptığı gecede "En İyi Drama Dizisi" "The Handmaid's Tale" seçilirken, "Big Little Lies" tam 8 dalda ödül aldı. Hadi Game of Throne dizi takvimi nedeniyle aday değildi ama ne "Westworld" ne "Feud" ne de "Black-ish" hiç ortada gözükmediler bile! 
Stephen Colbert ve dansçıları


Tabii izlerken boş durmadım. 
Aday dizilerin çoğunu henüz izlemediğimden yorum yapamadım, 
bunun yerine ufak ufak notlar aldım. 
Bakalım neler yazmışım:


- Açılış şarkısını sevdim. Aday dizilerin parodisinin yapılması hoş olmuş.

- Trump'ın yerin dibine batırdılar. Son yıllardaki en sert eleştiriyi bu gece aldı tahminimce.
Lily Tomlin, Dolly Parton, Jane Fonda

- Ağzında bilyelerle Trump'a gönderme yapan Seth Meyers esprisi güzeldi.

- Westworld ve Feud'un esamesi bile okunmadı; gecenin yıldızları kesinlikle "Big Little Lies" ve "The Handmaid's Tale" oldu.
Riz Ahmed / The Night Of

- Riz Ahmed'in "In The Night Of" ile ödül almasına sevindim. Harika bir dizi, başarılı bir oyunculuk...

- Atlanta yönetmen & oyuncusu Donald Glover'ın özellikle Afrikalı-Amerikalı oyuncuların kazandığı ödüller için Trump'ı neden göstermesi ironikti.
Jessica Biel, Josepf Fiennes

- Nicole Kidman kırmızı kabarık elbisesiyle göz kamaştırıcıydı ama bence gecenin en güzel kadınları (pembe elbisesi içinde muhteşem gözüken) Jane Fonda  ve Jessice Biel'di.
Alec Baldwin / Saturday Night Show

- Alec Badwin nihayet Başkanına ödülünü takdir etme fırsatı yakaladı :P
(Baldwin mükemmel Trump rolüyle aldı ödülü)

- Ödül kazananların şu ellerinde kağıtla sahnede çıkıp okumaya çalışmalarından vazgeçecekleri günü merakla bekliyorum. Bırakın içinden geldiğiniz gibi konuşun yaff - demek istiyorum!
Big Little Lies Ekibi

- Mini Dizi - En İyi Kadın Oyuncu ödülünü Nicole Kidman kazanınca ben: Peki ya Reese Witherspoon? Ya Jessica Lande?? Peki ya muhteşem Susan Sarandon? 😡😡

- Tamam "This Is Us"tan Sterling K.Brown'ın "En İyi Erkek Oyuncu" ödülü almasına sevindim ama bence yine aynı diziden aday Milo Ventimiglia daha çok hak etmişti ödülü...
Tatiana Maslany, Jeffrey Dean Morgan

- VeJeffrey Dean Morgan... O ne karizmaydı öyle!! Walking Dead'in Morgan'ı gecenin sonunda olanca yakışıklıklığı ile ödül sunmak için sahneye çıktı, yetmedi ödülü kazanan Elizabeth Moss'u merdivenin başına nazikçe karşıladı. İşte budur👏👏



Geceden benim aklımda kalanlar bunlar oldu.
Ya siz izleyebildiniz mi töreni?

Tüm kazanlar için buyrun

📽️ Kısa... Kısa... Kısa...📽️

12:33

Raw
İzlemesi zor, hazmetmesi daha da zor bir film. Vejetaryen bir veterinerlik öğrencisinin et (ve kan) ile tanışması sonrası kişiliğinin bambaşka bir yönünü keşfetmesini anlatıyor. Kırmızı rengin oldukça yoğun olduğu bu kanibalistik öykü her bünyeye göre değil. (Bana göre hiiç değilmiş!)

Dünyada Bir Gece (Night On Earth)
Sevgili Öneri Makinesi'nin tavsiyesi üzerine izlediğim ve çok keyif aldığım bir Jim Jarmusch film oldu. 5 farklı şehirdeki 5 taksi şoförünün maceralarını izliyoruz. Her biri eğlenceli ama benim favorim İtalya macerası oldu. Roberto Benigni'nin oynadığı ve taksisine binen bir din adamı ile yaptığı sohbet gülmekten karnımı ağrıttı desem yeridir :D Tavsiye ederim.

İlk Kurşun (First Kill)
Sadece ve sadece Bruce Willis hatırına izlediğim bir film oldu. Willis ve Mel Gibson'ın o arızalı polis tiplemelerine bayılıyorum çünkü. Burada da yaşlı kurdumuz bir cinayetin izini süren araştırmacı polis rolünde. Her şeyiyle vasat olsa da hafta sonu için izlenebilir filmlerden biri.


Song To Song
Konusu neydi, ne izledim, sonuç ne oldu hiç sormayın bana. Çünkü ne izlediğimi ben de anlamadım. Aslında kadro muhteşem - Natalie Portman, Ryan Gosling, Michael Fassbender, Rooney Mara- ama neyi anlattığı algılayamadım açıkçası. Yönetmenimiz de Terrence Malick, aslında pek de şaşırmamak lazım ama... Diyorum ya bu tarz deneysel filmler bana göre değiiiil!

Drone
Bir aralar oldukça popüler bir konu bu kez Sean Bean ile ekranlarımızda. CIA için çalışan ve görevi insansız hava araçlarıyla Ortadoğu'da operasyonları yöneten bir adamın öyküsü. Ailesinin sıradan bir ofis çalışanı olduğunu sandığı adamımızın hayatı, evlerine gelen bir Tanrı misafiri ile altüst olur. İzlenir mi izlenir ama bu konuda bir film izlemek isterseniz Helen Mirren'ın oynadığı "Ölüm Emri" (Eye In The Sky) filmini öneririm.

The Vault
Son aylarda izlediğim en saçma filmlerden biri... James Franco bile kurtaramıyor filmi! Kardeşlerinin yüklü borcu nedeniyle banka soymaya karar veren 2 kız kardeşimiz var. Ancak bilmedikleri bu banka, diğer bankalara hiç benzemiyor. Kasa dairesinde kimsenin ne olduğunu bilmediği şeyler oluyor. Ve soygun sırasında banka yetkilisi Ed rolündeki Franco, soyguncuları buraya yönlendiriyor. "Biz sizin hakkınızdan gelemiyorsak, onlar gelir" diye düşündüğünden olsa gerek! Peki "onlar" kim? 🙈🙉🙊


Herkese iyi seyirler! 

Bitenler | Ağustos

10:45
Aslında bir 15 gün kadar geç kaldım bu yazı için ama zararın neresinden dönülürse kardır değil mi? Eylül ayının ortasında bir "Ağustos Bitenler" yazısı olsun bu da...

Ağustos ayında da çok fazla ürün bitirmedim. Doğal olarak bolca roll-on, dedodorant ve şampuan "bitenler" sepetimde yer aldı. Yazın bu nemde zaten makyaj yapılamadığı için, maalesef renkli kozmetiklerden de biten hemen hiç olmadı.

Kısa turumuza başlayalım mı?


got2b Straight on 4 Days
Saçınıza fön çekiyorsanız ya da düzleştirici uyguluyorsanız seveceğiniz bir ürün. Kuaför fönlerindeki o düzlüğü daha kolay elde etmenizi sağlıyor. Aynı zamanda ısı koruyucu özelliği de var. Spreyli şişesi ile kullanımı rahat. Ama miktarına dikkat etmelisiniz yoksa yapış yapış ve yağlı bir saç sahibi olabilirsiniz.

Pantene Durulanan Köpük Krem
Denebunu mart kutusu ile tanışma fırsatı buldum bu ürünle. Köpük krem güzel bir fikir. Saçım kolayca emdi, yumuşaklığını da sevdim. Zaten deneme boyunu beğenince büyük boyunu da aldım. (Pantene Durulanan Köpük Krem yazıma göz atıbilirsiniz.)

Nivea Powder Touch Antiperspirant
Kokusunu sevdiğim ürünlerden, koruması da gayet yeterli. Severek kullanıyorum.

Kruidvat Saç Spreyi (No:3)
Saç spreyinde o katı,sert tutuştan hoşlanmayanlardansanız işte sizin spreyiniz. Ben özellikle fön sonrası kalıp gibi duran değil de hareket eden saçları seviyorum. Kruidvat sprey bana yetiyor da artıyor bile. Benim kullandığım 3 numarası, daha güçlü ya da yumuşak etki için farklı numaraları tercih edebilirsiniz. Not: Tavsiye ettiğim bir arkadaşım etkisiz bulduğu için direkt çöpe göndermiş, bunu da eklemeden geçmeyeyim dedim :p

ELF Lipstick Duo
ELF bazı ürünlerini çok severek kullandığım markalardan biri. Bir tarafı primer (baz) bir tarafı da dudak dolgunlaştırıcı (plumper) bir ürün. Ne zamandır "Bitenler" serisinde yerini almak için bekliyordu. Dolgunlaşıtıcı tarafında bol miktarda nane ve tarçın karışımı bir şey var sanırım, sürdüğüm anda uyuşuyor dudaklarım. Tabii kalınlaştığı falan yok sadece o hissiyatı veriyor. Baz kısmı ise ruj rengini değiştirdiğini düşündüğüm için pek kullanmadım. Bu iş için ince bir fondöten yeter de artar bile...



Parmex Aseton
Sürekli kullandığım, pek bi memnun kaldığım asetonum. Kolay vazgeçmem :)

Johnson Baby Şampuan
Tatil sonrası yıpranan saçlarımı biraz yumuşatmak için kullandım bu ürünü. İstediğim yumuşaklığı alamadım ama en azından daha az kimyasal vardır ve saçım biraz dinlenmiştir diye düşünüyorum. Bu arada Johnson Baby şampuanlarının kokuna bayılanlardanım.

Benri Makyaj Temizleme Pamuğu
Parmex gibi Benri de hemen her "Bitenler" yazımda yerini alan ürünlerden. Severek kullanıyoruz.

Golden Rose Eyeliner
Eyeliner çekmek benim için bir işkence. Çok inci uçlu olanlarla resmen bir savaş yaşıyorum. Bu yüzden biraz daha koni uçlu olanları tercih ediyorum. Golden Rose'un bu eye liner'ı da tepe tepe kullandığım ürünlerden. Yeniden alabilirim.

Avon Glow Powder Eyeshadow
İşte size gereksiz bir alışveriş. Avon katoloğundan görüp sipariş verdiğim ve 2. kez kullanmadığım bir ürün. Uygulamasında zorlandım bu toz farı, rengi de bana hiç mi hiç olmadı. Yani niye almışım ben de anlamadım.💩



Ve bir "Bitenler" yazısının daha sonuna gelmiş olduk.
Herkese iyi hafta sonları

Film Yorum | Rememory

11:03

Geçtiğimiz günlerde Fakiryazar 'ın blogunda görüp hemeeen akşamına izlediğim bir film ile karşınızdayım. Tesadüf eseri yine bir Taht Oyunları (Game of Thrones) ismiyle karşı karşıyayız. (Diğeri  Kuzenim Rachel)

Bu kez Game of Thrones dizisinin en en sevilen karakterlerinden Tyrion Lannister baş rolde. Ne ara fırsat bulmuşsa bulmuş ve bilim-kurgu olarak başlayıp merak dozunun giderek yükseldiği bir gizem filminde "Rememory"de başrol oynamış.


Konu ilginç bir hikaye ama sıkı dizilerden biri olan "Black Mirror"ı izleyenler için oldukça tanıdık aslında. (Bakınız: 1.sezon 3. bölüm)

Efendim zeki profesörümüz Gordon Dunn dünyayı sarsacak bir buluşa imza atar. İcat ettiği bir makine ile herkesin anıları kaydedilebilecek ve adeta bir film izler gibi izlenebilecektir.


Bu makinenin tanıtımının yapıldığı salonda Peter Dinklage'in oynadığı Sam Bloom ile de tanışırız. Sam yakın zamanda trajik bir olay yaşamış ve hayatını yeniden kurmaya çalışmaktadır.


Tanıtımın yapıldığı günün akşamında profesör ofisinde ölü bulunur. Ve birdenbire profesörün karısından birlikte çalıştığı insanlara, herkes birer şüpheli haline gelir. O gün orada bulunan Sam Bloom da kendini bir anda sorularla dolu bir olay örgüsünün içinde bulur. 

İşin ilginç yanı, bu olayı araştırırken kendi yaşadığı trajik olay ile profesörün bağlantısını yavaş yavaş keşfetmeye başlayacaktır.


Girişte de söylediğim gibi film teknolojinin insan hayatında etkilerini gayet merak uyandırıcı bir biçimde işlemeye çalışıyor. Bu filmde olumlu tarafı ağır bassa da tam ters tezini de "Back Mirror"da izlemiştik. Bilimin faydası onu ne amaçla kullandığınızla çok bağlantılı.


Yönetmenliği ve senaristliğini Mark Palansky'nin yaptığı "Rememory" nin oyuncu kadrosu da bir hayli kuvvetli: 

Peter Dinklage'in yanısıra Julia Ormond, geçtiğimiz yıllarda hayata veda eden Anton Yelchin, "Lost" dizisinden hatırladığımız Henry Ian Cusick ve Martin Donovan baş rollerde...


Hafta sonu için güzel bir film arayanların ve özellikle Peter Dinklage hayranlarının keyifle izleyebilecekleri bir film "Rememory". Unutmadan hemen ekleyelim filmin süresi 111 dakika, IMDB puanı ise 6.3


Herkese iyi seyirler...

Nuxe Çok Amaçlı Kuru Yağ 🔮

12:57

Severek kullandığım ve çevremdeki herkeslere denemeleri için önerdiğim ürünlerden biridir Nuxe Huile Prodigieuse Kuru Yağ... Bunu bilen yakın bir arkadaşım da böyle güzel bir sürpriz yapmış bana 💋💋

Ben de fırsat bu fırsat diyerek çok sevdiğim ve kokusuna bayıldığım bu ürünle ilgili yorumlarımı paylaşmak istedim.


Nuxe Kuru Yağ'ın pek çok kullanım alanı var - ki muhtemelen çoğumuz biliyoruz.
Öncelikle cildinize nem kazandırmada harika bir ürün. Çünkü %98.8 oranında doğal içerikten oluşuyor ve içeriğinde 6 farklı bitkisel yağ barındırıyor :

  • Tatlı Badem Yağı
  • Fındık Yağı
  • Macadamia Yağı
  • Hodan Yağı
  • Sarı Kantaron Yağı
  • Kamelya Yağı

Böylesine yoğun bir yağı saçlarınıza, cildinize rahatlıkla kullanabilirsiniz. Ben Nuxe Kuru Yağı özellikle cilt nemlendirmede kullanıyorum. Nemlendiricimin içine 1-2 damla bu yağdan damlatıyorum. Çok fazla kullanmamaya dikkat ediyorum çünkü cildim yağlıya dönük karma - disko topu olmam an meselesi :o

Bunun dışında saç uçlarıma da arada sürüyorum. Banyo öncesi de maske şeklinde kullanılabiliyormuş ama ben sonrasında kullanmayı tercih ediyorum. Saçlarımı nispeten daha yumuşak hale getiriyor ama kullanım miktarına da dikkat etmek gerekiyor.


Ya da tüm vücudunuzda kullanıp parlak ve canlı bir cilt görüntüsü de kazanabilirsiniz. (Bunun için ışıltılı olana da mutlaka göz atın derim) Özellikle yaz bitmeden, bronz teni kaybetmeden bu yağı kullanmanın tam zamanı! Bu arada yağ olduğu için gözünüz korkmasın cildiniz ve saçını hemen emiyor ürünü. Zaten kuru yağ denilmesinin nedeni de bu. 

Benim şu an kullandığım şişe 100 ml. ve spreyli olmasından dolayı kullanımı çok rahat. Ancak sanırım 50 ml. şişelerde sprey başlığı yok.Yeterli miktar ürün kullanabilmek için küçük ama mühim bir ayrıntı bu.

Sonuç olarak doğal içerikli ve besleyici bir yağ arayışında iseniz Nuxe ürünlerine göz atmadan karar vermeyin!

Ve kişisel bir not: Aktarlardan aldığınız yağlara doğal denmesine çok inanmayın. Çoğunun içeriği sentetik. Ve bunları yüzlerinde kullanıp yara, iz,leke vs. gibi problemlerle karşılaşanlar çok. Buna aman dikkat edin 👁


Siz hiç Nuxe Kuru Yağı deneme fırsatı buldunuz mu? 
Yorumlarınız ne oldu?

Dizi Yorum | Stranger Things - Gypsy

12:06
Ne zamandır taslaklarda bekleyen 2 dizi yorumu ile haftaya başlayalım.

İlki Emmy adayı "Stranger Things" diğeri ise Avustralyalı güzel oyuncu Naomi Watts'ın baş rolünde oynadığı psikolojik drama "Gypsy"


"Stranger Things" jeneriğinden atmosferine buram buram 80'li yılları yansıtan bir dizi. Adından da anlaşılacağı üzere dizinin merkezinde "tuhaf bir şeyler" var.

Küçük bir Amerikan kasabasındayız. ET filminden fırlamışçasına bisikletlerinden ayrılmayan 4 küçük afacanımız var. Fantastik konulara da pek bir ilgililer. 


Bu minik dörtlümüzden 1 tanesi, bir gün ansızın kaybolur. Ama tam da yer yarılmış yerin dibine girmiş diyebileceğimiz türden bir kayboluş bu. Mahalleli, polis herkes kasabanın altımı üstüne getirir ama çocuğa dair en ufak biz iz bile bulamazlar.

Tam da bu sırada o "bilinmeyen şey" onlarla bağlantı kurmaya başlar. Ve dizimiz böylece adını hak edecek bir şekle bürünmeye başlar.

Özellikle 80'lerde çocukluğunu yaşamış, ET izleyerek hayaller kurmuş bünyeler için naneli şeker gibi gelecek tavsiye ederim.


Ve ikinci dizimiz "Gypsy"

Başrolde Naomi Watts olunca ee konu da psikolojik olunca insan beklentisini yüksek tutuyor haliyle. Ama benim için yüksek bir ivmeyle başlayıp giderek sarmala dönüşen bir dizi oldu "Gypsy"

Naomi Watts güzel bir evliliği olan, başarılı psikolog Jean Holloway rolünde. Kendisine gelen hastalarıyla gerçekleştirdiği terapiler zamanlar hayatına daha fazla nüfuz etmeye başlıyor. Ve psikologların özellikle dikkat ettikleri hasta -özel hayat dengesini tutturamamaya başlıyor. 



Farklı karakterlere bürünmeye, insanların hayatlarını kontrol etmeye başlıyor ve bu doğal olarak önce kendi ruh halinde, sonrasında da aile hayatında onarılmaz çatlaklar oluşmasına neden oluyor.

Konu ilginç olmasına rağmen senaryonun giderek karanlık tarafa evrilmesiyle daha yoğun bir hale gelen "Gypsy" özellikle psikolojik yanı ağır basan film & dizilere ilgi duyanların ilgisini çekebilir.




Siz bu dizileri izleme imkanı buldunuz mu?
Yorumlarınız neler?


Film Yorum | Kuzenim Rachel (My Cousin Rachel)

19:26

Ne zamandır gözüme takılan ve izlemek istediğim bir filmdi "Kuzenim Rachel" Bunda en büyük payın başrol oyuncuları Sam Claflin ve Rachel Weisz olduğunu söylemeliyim. Daphne du Maurier'in aynı adlı romanı bizi yakın geçmişte bir yolculuğa davet ediyor.


Philip küçük yaşta anne-babasını kaybettikten sonra, hayatta kalan tek akrabası olan kuzeni Ambrosse tarafından evlat edinilmiştir. Büyük, görkemli bir şatonun içinde kendilerine bir dünya kuran ikili, çiftliklerinde her şeyden uzak mutluluk içinde yaşamaktadırlar.


Yıllar geçer Philip büyür, Ambrosse'nun yaşlanan vücudu hastalıklarla mücadele edemez hale gelir. Bunun üzerine doktoru Ambrosse'yu İtalya'ya, daha sıcak bir iklime gitmesi konusunda ikna eder.

Ambrosse'dan sonra Philip çiftlikte kendi hayatını kurar. Ve aradan uzun zaman geçtikten sonra İtalya'dan bir mektup ulaşır eline.

Bu mektupta Ambrosse, yeni tanıştığı kuzeni Rachel ile evlendiğini yazmaktadır. Başta mektupta her şey yolunda gibi bir izlenim olsa da, Ambrosse zarfa gizlice yazdığı bir notla Philip'i acilen İtalya'ya çağırmaktadır.  Bunun üzerine Philip her şeyi bırakır ve İtalya'ya doğru yola çıkar.


Bu yolculukla hem manevi babası Ambrosse'yi görecek hem de karısı Rachel'ın nasıl biri olduğunu öğrenecektir.

Ancak İtalya'ya yaptığı bu gezi Philip'in hiç beklenmedik şeyleri öğrenmesiyle bambaşka bir şekle bürünecektir.

Sizin de gördüğünüz gibi konu gerçekten resmen filme çekilmek için yazılmış gibi. İzleyenin merak duygusunu kamçılayan ve soru işaretlerini büyüten boşluklar sunuyor gibi... Gibi diyorum çünkü film evet güzel başlasa da kısa bir süre içinde yukarıda yazdıklarımı tamamen boşa çıkartan bir hale büründü.


Ne konuların birbiriyle bağlantısı tam aktarılabilmiş ne gerilim öğesi tam olarak yansıtılabilmiş. Anlayacağınız harika bir senaryo resmen daha nasıl vasat hale getirebiliriz diye bu şekle sokulmuş. 

Rachel Weisz gizemli kuzen Rachel rolünde izlenir bir performans sunuyor ama Sam Claflin için maalesef aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kendisini, beğenimden dolayı +1 puanla izlemeye başlasam da, nasıl desem rol sanki bir beden büyük gelmiş. Bazı mimikleri özellikle fazla abartılı bulduğumu söylemeliyim.


Yönetmenliğini Roger Mitchell'in yaptığı filmin diğer rollerinde ise "Taht Oyunları"(Game of Thrones) dizisinden tanıdığımız Iain Glenn, Holliday Grainger, Simon Russell Beale ve Bobby Scott freeman yer alıyor.

Dönem atmosferini çok güzel yansıtan filmde, aynı özen keşke senaryo uyarlamasında da gösterilseydi diyerek sözlerime son veriyorum. İzlemeyi planlayanlara da şimdiden iyi seyirler!

*Filmin 1952 Olivia de Havilland ve Richard Burton'lu ilk versiyonu da izlemeye değer diye düşünüyorum.


Blogger tarafından desteklenmektedir.