Film Yorum | Electric Slide (Suç Zinciri)

21:20

Jim Sturgess'i maalesef biraz geç keşfetmişlerdenim. "Cloud Atlas"ta kendisine hiç dikkat etmemişken, "Upside Down"da onu izlemek keyif vericiydi. Tabii sonrasında kendisini takip etmeye başladım ve son dizisi "Feed The Beast"in de sürekli izleyicilerindenim.

"Electric Slide"(Suç Zinciri) dikkatimi, tamamen Mr.Sturgess yüzünden çekti. Konusunu da oldukça ilginç buldum, ee kadroda da Patricia Arquette, Christopher Lambert ve Chloe Sevigny'i görünce "kaçmaz bu film" dedim. Dedim ama demeseymişim iyiymiş.

Eddie Dodson adlı kibar ve yakışıklı bir banka soyguncusunun yer yer komik hikayesinin anlatıldığı film beklediğim kadar tat vermedi bana, hatta kimi yerlerde oldukça sıkıldığımı söyleyebilirim.




Konu çok ilginç:

80'li yıllarda 7 ay içinde tam 64 banka soyan ve bunu kuru sıkı bir tabanca ve veznedarlara söylediği tatlı sözlerle başaran bir Casanova-soyguncunun hikayesi. Bu rolü de Sturgess canlandırıyor.İşte sorun da bana tam burada başlıyor. Nedense Sturgess bu rol için biraz hafif, inandırıcılıktan uzak gibi.



Biraz sarkastik biraz da çapkın bir karakter olan Eddie'yi düşündüğümüzde Sturgess'in bu rol için biçilmiş kaftan olduğunu düşünebiliriz ama ben o komik sapkasıyla kendisini bir banka soyguncusu olarak göremedim :(

Christopher Lamber sert abi rolüne yakışmış, Arquette filme tat versin diye araya serpiştirilmiş sanırım. Sturgess'le başrolü paylaşan Isabel Lucas görsel olarak filme çok yakışmış. Bir model-oyuncu olan Lucas'ı bundan sonra beyazperdede daha sık görebiliriz.




Sonuç olarak; sıkı bir aksiyon filmi beklemeyin. Sadece Sturgess hayranlarının keyifle izleyebileceği bir film "Electric Slide" (Suç Zinciri)

Film Yorum | By The Sea (Hayatın Kıyısında)

11:10

Mr. and Mrs. Smith filminde onları birbirlerine aşık ama eli silahlı ajan bir çift olarak izlemiştik.

Yıllar geçti, o genç, heyecanlı çift çok yol katetti. Uzun süren sevgililik dönemi, 8 çocuk ve bir o kadar merak dilen bir düğünden sonra ikiliden yeni bir film daha geldi. Ee tabi bunca yaşamışlık sonrası film de buna uygun bir konuya sahip olmalıydı.


Evliliklerinin 14 yılını geride bırakan entellektüel çift Vanessa ve Roland olarak izliyoruz onları bu filmde. İtalya'nın küçük bir sahil kasabasına tatil için geldikleri ilk anda evliliklerine dair yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu hissediyoruz.



Bir moda dergisinin kapak çekimi gibi adeta her sahne. Vanessa şapkaları, büyük gözlükleri ve modacı elinden çıkmış kıyafetleriyle salınıyor ortalıkta, yüzünden hiç düşürmediği somurtmasıyla...

Roland ise eski parlak günlerini özleyen ama o günlerin artık çoook geride kaldığını kabullenmeyen bir yazar. Avuntuyu içki şişelerinde ararken her geçen gün karısından da uzaklaşıyor.


Son bir şans için bu tatile gelen çiftimiz, normal rutinlerini burada da sürdürüyor, birbirleriyle iletişimi minimumda tutuyorlar.


Vanessa her sabah deniz kıyısında uzun yürüyüşlere çıkarken, Roland kendini bara atıyor. Gün içinde en fazla 1-2 cümle kuruyorlar ve biz de onların bu evliliğe artık bir şans vermediklerini düşünüyoruz.

Günlerden bir gün yan odalarına yeni evli bir çiftin taşınması, Vanessa ve Roland'ın -burada da- rutine bağlanmış günlerini hareketlendiriyor.

Bu genç çift, aşkları, tutkuları ve yaşam sevinçleriyle çevrelerindeki herkesi çekim alanları içine almaya başlıyorlar. Öyle ki mutsuz Vanessa'yı bile gülümserken görebiliyoruz.


Bu büyüye kapılıp, yeniden birbirlerini keşfe başlayan çiftimiz yine aynı yerde takılıyorlar. Vanessa'nın sonu gelmez mutsuzluğunun nedenlerini öğrenip çözmek istiyoruz ama nafile...Brad Pitt bile olsanız, bir kadının mutsuzluğuyla baş edemeyebiliyorsunuz!!!


Yönetmenliğini ve senartisliğini Angelina Jolie'nin yaptığı "By The Sea" ağır temposu ve duygusal konusuyla tam bir Fransız filmi kıvamında. Uzun sessizlikler, tablo-vari arka planlar ve cevapsız bırakılan sorular filmi bu tarz filmleri sevenlerin tercih edeceği bir kategoriye sokuyor.

Pitt çiftini böyle bir filmde izlemek hemen herkes için ilginç gelecektir diye düşünüyorum. Çünkü senaryonun Angelina Jolie tarafından yazılması, içinde az da olsa otobiyografik dokunuşlar barındırabilir diye düşündürtüyor insana...

Filmin tam merkezine oturmuş Vanessa karakteriyle Jolie, güzel ve izlenilesi bir oyunculuk sergiliyor. Yüksek gişe rakamlarına ulaşamasa da, "By The Sea" Jolie'nin kalkıştığı cesur bir deneme olarak izlenmeyi hakediyor.

Film Yorum | The Room (Oda)

11:19

Bu senenin En İyi Kadın Oyuncu Oscar ödülü Cate Blanchett, Jennifer Lawrence, Charlotte Rampling gibi devlerin arasından sıyrılan Brie Larson'ın oldu. Pek çok kişi gibi ben de Larson'ı bu filme dek tanımıyordum. Canlandırdığı rolle öylesine büyük bir başarı elde etti ki bu senenin neredeyse tüm ödüllerini - BAFTA,  Altın Küre ve tabii ki Oscar- silip süpürdü.

Bu senenin yıldızı olabilir ama  filmin sonunda söyleyeceğimi hemen başında söyleyeyim, filmin yıldızı kesinlikle minik Jacop Trembley. Müthiş oyuncuğuyla filmi başından sonuna dek sırtlıyor, bununla da kalmıyor Larson'ı gölgede bırakıyor.




"Room" 7 sene boyunca alıkonulmuş bir genç kadının hikayesini anlatıyor. Nerede, nasıl kaçırıldı bilmiyoruz, sadece uzun zamandır orada olduklarını anladığımız küçük bir odayla başlıyoruz filme.

Aslında sadece oda demek yanlış olur, bu 4 metrekarelik yer onların tüm hayatı...Minik Jack burada doğmuş. büyümüş, dünya onun için odanın içindekiler demek.


Her sabah hayata yeniden başlamak için birbirlerine verdikleri destek, hayata tutunma savaşları izleyeni etkiliyor. Kendilerini orada tutan adamın odalarına yaptıkları ziyaret kimi zaman rahatsız edici oluyor, kimi zaman soru işaretleri yaratıyor. Neden dışarı çıkmaya çalışmıyorlar, neden bunun için mücadele etmeyip, kabulleniyorlar  diye düşünüyorsunuz.



Film ilerledikçe bu sorunun cevabı da yavaş yavaş belirmeye başlıyor. "Oda" anne ve oğlu için zorla tutuldukları bir yerden çok, herşeyden kaçtıkları, kendilerine yarattıkları dünyaları...

Sadece birbirlerine olan sevgileriyle ve hayal dünyalarıyla ayakta kaldıkları bir dünya. Belki de bu yüzden anne "Ma" oğluna çok fazla bahsetmiyor dış dünyadan. Onun bu 4 duvar arasında yaşama alışması  normal geliyor ona, belki de bunu istediğinden...




Sonrasında yüzleştikleri dış dünyayı Jacob keşfedip, benimserken, bu Ma için hiç de kolay olmuyor. Önceden tanıdığı, bildiği dünyaya alışmakta zorluk çekiyor. Belki de artık oğlu Jack'le kurdukları o korunaklı dünyayı geride bıraktığı için.


Mantıksal açıklama çabalarına girmeden izlerseniz, tam 118 dakika boyunca sıkılmadan izleyeceğiniz bir film "Room" 


Sonrasında ise aklınızda kalan ilk kez gördüğü dünyaya şaşkınlık ve hayranlıkla bakan Jack'in  o kocaman gözleri olacak!

Film Yorum | The Purge: Election Year (Arınma Gecesi: Seçim Yılı)

21:34

Ve nihayet beklenen gerçekleşti! Arınma gecesinin acımasız kolları bu kez politikacılara uzandı. Arınma Gecesi 2'yi izleyenler için bu pek şaşırtıcı değil muhtemelen çünkü bu işin siyasetçilerle bağlantısı verilmişti ve  pek de temiz kokular gelmiyordu bu bağlantıdan...

Bu seriyi seviyorsanız beklentilerinizi az ya da çok karşılayacak ama bir şekilde tatmin edecek Seçim Yılı. Bana göre serinin en sıkıcı filmi olsa da, konusu gereği zaten bol adrenalinle izliyoruz seyirci olarak.



Amerika'da seçimler yaklaşırken parelel bir gelişme de burada oluyor. 2 başkan adayımız var. Kadın adayımız Senator Hillary Charlie Roan daha barışçıl ve buna bağlı olarak iyimser politikalar sunuyor seçmenlere - ki kendisini Lost serisinden de hatırlıyoruz) Diğer adayımız ise içinde muhtemel Trump hayranlığı taşıyan daha sert, daha kavgacı bir rakip. Sevgili dedektifimiz Leo Barnes tabii ki yine iyinin yanında, Senator Roan kendisine emanet.


Purge zamanı başladığında yine - her filmin en heyecanlı dakikaları bana göre- sirenler tüm ülke çapında çalmaya başlıyor, televizyonlardan güvenlik konusunda uyarı yapılıyor ve 24 saat sürecek bu avlanma süresince hiçbir hastanenin, doktorun vs.  hizmet vermeyeceğini duyuruyor.

Bu kez evlerini korumaya alanlar arasında devletin kaymak tabakası politikacılar da var. Bu kez kovalamaca onlar için başlıyor ve biz yine bu tanıdık heyecanın içinde 1 saat 49 dakika kaybolup gidiyoruz.




İlk iki film gibi  Seçim Yılı da bolca şiddet sahnesi içeriyor. Alışkın olmayanlar için biraz rahatsız edici olabilir ama filmin omurgasında zaten "şiddet" olduğu için kuşlu böcekli bir hikaye beklememek lazım. Serinin daha önceki filmlerini izlemediyseniz de "Seçim Yılı"nı takip edebilirsiniz ancak konuya daha hakim olmanız ve bazı sorularınıza cevap bulmanız için önceki iki filmi izlemenizi tavsiye ederim.


Yönetmenliğini ve senaristliğini (yine) James DeMonaco'nun yaptığı "Seçim Yılı"nda başrollerde Frank Grillo, Elizabeth Mitchell, Mykelti Williamson, Joseph Jullian Soria ve Betty Gabriel yer alıyor. Görüntü yönetmenliğini ise Jacques Jouffret yapmış.

Yukarıda daha önce de yazdığım gibi, serinin nispeten daha az lezzetli filmi olmasına karşın, "The Purge" serisini sevenlerin kaçırmaması gereken bir film.




Meğer Jennifer Aniston da Saçlarından Memnun Değilmiş!

21:48
Erkekler için Jennifer Aniston ismi pek çok akla getirebilir ama biz kadınların aklına tek şey geliyor: O muhteşem görünen saçları


Hollywood'un en güzel saçlarına sahip bu güzeli pek çok kadına renk ve şekil konusunda ilham vermiştir. Friends günlerinden bu yana epey bir değişime uğrasa da son yıllarda klasikleşen bir Jennifer Aniston görüntüsü var ve biz buna bayılıyoruz!


Saç bakımı için aylık bütçesinden ayırdığı rakam bir zamanlar magazin basınında oldukça konuşulmuştu. Ee güzellik zaman ve para ister netice değil mi?

Şaşırtıcı olan saçlarıyla ikon olmuş Aniston'ın aslında bu konuda biraz dertli olması. Meğer ANiston da dalgalı ve kabarık saçlarından şikayetçiymiş. Bunun için Yunanlı köklerini gösteren Aniston "Bu bizim genlerimizde var" diyor. (Biz de aynı dertten muzdaribiz canım)

"Kıvırcık olup olmamaya karar veremeyen bir dalgaya sahibim. Nem benim için büyük sorun" demiş.



Peki ya çözümü neymiş? 
Aniston bir süredir bir film çekimi sırasında denediği ve çok beğendiği saç bakım markası Living Proof'un reklam yüzü. Saçları için de bu markadan yardım alıyormuş. Markanın No Frizz serisine bayılıyormuş ama favori ürünü Perfect hair Day Night Cap Overnight Perfector imiş.

Bu arada kendisinin hayranlık duyduğu saçlar da Brigitte Bardot ve Brezilyalı model Giselle Bundschen'ınkilermiş.

Living Proof ürünleri henüz Türkiye'de satılmıyor ama Aniston'dan tam not olan bu markayı bir şekilde denemeli diye düşünüyorum.

Film Yorum | Viral

22:11

Son yıllarda sıkça rastladığımız - kuş gribi, domuz gribi, ot gribi, bit gribi vs. vs - ve artık bizim için çok da şaşılacak bir şey olmayan virüs salgınları, senaristler arasında popülerliğini korumaya devam ediyor. 2016 yapımı "Viral" de bunun son örneklerinden biri...

Amerika'nın ufak bir kasabasındayız. Biri asi iki kız kardeş ve babaları günlük yaşamlarına devam etmektedirler. Abla Stacey başına buyruk, anı yaşamayı seven bir izlenim bırakırken, küçük kardeş Emma her haliyle tatlı, uyumlu komşu kızıdır. Babaları bir lisede öğretmenlik yapmakta, anneleri de bir nedenle şehir dışında bulunmaktadır. (O nedeni filmin ilerleyen dakikalarında öğreniyoruz tabii)



Tam da virüslerden bahsettikleri bir ders esnasında Emma'nın kankası tuhaf bir şekilde kendini kaybeder. Herkes panikle ne olduğunu anlamaya çalışırken söylenti yavaş yavaş duyulmaya başlar:

Kan teması yoluyla bulaşan bir virüs hızla yayılmaktadır. Bu virüsten kaçmanın tek yolu, izole halde yaşamak ve enfekte olmuş insanlarla en ufak bir temasta bulunmamaktır.



Annelerine ulaşmak için babalarının evden uzaklaşmasıyla kızlar kendilerini zor bir durumun içinde bulacaklardır. Uyarıları dikkate almadan gittikleri bir partide asi kız Stacy'nin enfekte olmuş biriyle temas etmesi, işleri kızlar için çıkmaza sokacaktır.

Kısa olan süresini (85 dak.) izleyiciye merak duygusu aşılayarak hızlıca geçirmeye çalışan "Viral" insanlığı bir virüs yok edecek klişesini kullanan orta karar filmlerden biri. Evet sıkılmadan izliyorsunuz ama filmden sonra aklınızda kalan tek şey - azından benim- virüsü kapan insanların çıkardıkları o rahatsız edici ses. Bunun dışında? Hmm bir düşüneyim... Hiçbirşey...



Yönetmenliğini "Paranormal Activity 3 & 4"ü çeken Henry Joost / Ariel Schulman ikilisinin yaptığı filmde senaryo Christopher Landon ve Barbara Marshall'a ait. Oyuncu kadrosunda Sofia Black-D'elia, Analeigh Tipton, Michael Kelly, Travis Tope yanında "Macine Gun Kelly" adıyla da tanınan rapçi Richard Colson Baker yer alıyor.

Film Yorum | The Danish Girl (Danimarkalı Kız)

21:12

Oscar ödüllü yönetmen Tom Hooper'dan sarsıcı bir hikaye "Danimarkalı Kız"

Avrupa'nın ilk transseksüeli Lili Elbe'nin hayat öyküsünü anlatan film gerçekten izleyeni sarsan bir gerçekçilikte...

Lili'ye hayat verense yönetmen gibi Oscarlı bir isim: Eddie Redmayne

Film boyunca bu rolü Redmayne'den başkası oynasa bu kadar etkileyici olmazmış diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Fiziksel uygunluğu da biçilmiş kaftan!




Geçen sene Oscar aldığı Stephan Hawking karakterinde Hawking'in kendisini dahi şaşırtacak denli başarılı olan oyuncu, bir kez daha şapka çıkarttırıyor izleyenlerine... Ama diğer başrol oyuncusu Alica Vikander de gölgede kalmıyor. En az Redmayne kadar hatta bence ondan daha etkileyici bir performans sergiliyor. 

Yukarıda da bahsettiğim gibi film, erkek bedeninde bir kadın ruhu taşıyan Lili'nin hayatını anlatıyor. Ruhunda uyanmaya başlayan kadınsı duygular, sadece kendisinin değil karısı ve çevresinin de kafasını karıştırıyor.



Ressam eşi Gerda, kocası Einer'ın(Lily) hissettiklerini önceleri bir oyun olarak görüyor. Aslında her ikisi için de bu bir oyun gibi geliyor ama zaman geçtikçe Einer Lily karakterine bürünmeye başlıyor. Hatta bir süre sonra Einer'ı tamamen öldürüp, Lily olarak hayatına devam etmeyi isteyecek kadar!

Tüm bu değişim aşamalarında, karakterlerin ruhlarında kopan fırtınaları çok çarpıcı biçimde hissedebiliyoruz. Erkek bedeni içine sıkışıp kalmış bir kadının,bunu, kendisine itmesinin ne kadar zor olduğunu izliyoruz. Tüm bunlar olurken, bir kadının sevdiği adamın kendini yeniden yaratmasına acıyla nasıl destek olduğuna da tanık oluyoruz.




Pek çoğumuz için anlaması çok zor duygular olsa da, hissedilen acılar ortak. Biz de Gerda ve Einer'ı, tam da bu merkezden izleyip empati kurabiliyoruz.

Son derece etkileyici dramatik bir film "Danimarkalı Kız"
Muhteşem oyuncular eşliğinde, gerçek bir hikaye izlemek istiyorsanız kaçırmayın.




Film Yorum | The Shallows (Karanlık Sular)

21:10

Benim gibi "Jaws" serisi ile büyümüş biriyseniz, deniz ve köpek balığı filmleri hep ilginizi çekmiştir. O yıllarda bu filmin deniz-severler yaşattığı büyük korku, hala yüzerken aşağılara kaçamak bakışlar atmamızla kendini belli eder. İnsanın kendini güvende hissetmediği ve hareketlerinin kısıtlı olduğu farklı bir yaşam alanında her daim 1-0 yenik olmasıdır belki de bu filmleri biliçaltımızda hep canlı tutan.



"The Shallows" da "Jaws"ın açtığı yoldan ilerleyen heyecan dolu filmlerden biri...Bu kez başrolde Hollywood'un altın kızı Blake Lively, beyaz köpekbaşlığı ve bir yaralı martıcık var. Meksika sahillerinde süren bu hayatta kalma savaşı yönetmen Jaume Collet Serra'nın da başarısıyla tam 85 dakika boyunca izleyenlerin heyecan seviyesini üst düzeyde tutabiliyor.




Annesini kaybettikten sonra biraz nefes almak isteyen tıp öğrencisi Nancy, kendini Meksika'nın el değmemiş bir sahilinde bulur. Sörfçülerin en sevdiği yerlerden biri olan bu sahil hem dalgaları hem de güzelliğiyle Nancy'nin de aklını çeler. Tesadüfen orada karılaştığı iki sörfçü ile dalgaların tadını çıkarmaya başlarlar. Zaman geçtikçe biz izleyici olarak büyük birşeye hazırlandığımızı anlarız ama günü bitiren diğer 2 sörfçü de bunu Nancy'e hatırlatır, gel-git başlamadan sudan çıkması gerektiğini söyleyip ayrılırlar.

Hepimizin içindeki çocuğun söylediğini Nancy de söyler "Son bir kere daha, sonra çıkıyorum". Ama işler planladığı gibi gitmez. Kıyıya çok yakın olmasına rağmen beyaz bir köpekbalığının saldırısına uğrar ve bacağından kocaman bir ısırık alır köpekbalığı. Nancy en yakın kayalığa tırmanıp, tıp öğrencisi olmasının verdiği avantajla kolyesi ile yarasını diker. (tıp öğrencisi olmasının bir amacı olmalıydı evet!) Adanın kendisi gibi yaralı bir başka misafiri daha vardır: Kanadından yaralanmış sevimli bir martı.




Sonrasında çevresine bakarken köpekbalığının neden bu kadar sığ sulara geldiğini de anlar: Çok yakınında yaralı bir balına vardır ve bu da köpekbalıkları için akşam yemeği demektir.
Hava kararır ve gel-git ile dalgalar yükselirken Nancy küçük bir kayalığın üzerine yaralı bacağı ve martı dostuyla, çevrelerinden sürekli dolanan bir köpekbalığı ile kala kalır.

Film neredeyse tek kişilik kadrosu ve bilindik bir hikayeye sahip olmasına rağmen, 85 dakika boyunca kendini izletmeyi başarıyor. Zaten bu tarz filmlerde öyle özel bir oyunculuğa da gerek kalmıyor. Okyanusun karanlık suları ve köpekbalıkları hikayenin yeterince heyecanlı olmasını sağlıyorlar. 

Köpekbalığı filmlerini sevenler ve özellikle Blake Lively hayranları filmi beğenecekler. İzleyen herkese şimdiden iyi seyirler




Blogger tarafından desteklenmektedir.