Film Yorum | Lights Out (Işıklar Sönünce)

22:07

Yakın zamanda televizyonda dönen bir cep telefonu reklamı vardı. Çocuk, odasında ışığını söndürünce her şey korkunç görünüyor, ışık açılınca da tüm gördüklerinin oadada bulunan eşyalar olduğunu görüyordu. 

İşte bu filmde aynı bu reklam gibi...
Işığı kapattığınız anda gördükleriniz hiç hoşunuza gitmeyecek.
Girişten de tahmin edebileceğiniz gibi "Lights Out" (Işıklar Sönünce) en basit korkumuzu konu alıyor. Hemen  herkesin çocukluğunda sakladığı, karanlıkta saklı canavarlar korkusu bu filmde tam da yerine oturuyor. 




Ruhsal olarak stabil olmayan bir anne, onunla yaşamak zorunda bırakılmış küçük bir çocuk ve annesinden sürekli kaçan bir üvey kız kardeş. Filmimizin ana kahramanları bunlar. Ama bir de Diana karakterimiz var ki kendisiyle hemen tanışıyorsunuz çünkü hemen filmin başlangıcında ortaya çıkıveriyor.

Genelde korku filmlerinde giriş kısmında her şey süt limandır, asıl olaylar gelişme kısmına bırakılır. Yönetmen David F.Sandberg izleyiciyi hiç bekletmiyor ve ilk dakikalarda "Şöyle biraz koltuklarınızda zıplatsam sizi" diyor. "Paranormal Activity" (Paranormal Aktivite) filmindeki gibi ani sahneleri  seviyorsanız bu film size istediğinizi fazlasıyla verecek.



Konusu bilindik, az çok gidişatı tahmin edebiliyoruz. Eve ve içindekilere musallat olan bir yaratık - ki kendisi karanlık seviyor, ve onunla mücadele etmeye çalışan masumlar.

Benim bu filmde sevdiğim - konusundan çok ışığın kullanımı oldu.(aşağıda da görebileceğiniz gibi...) Korku faktörünü artıran çok başarılı bir seçim olmuş kanımca. Özellikle karanlık sahneleri izlemek evde tek başına kalacakları biraz tırstırabilir, şimdiden söyleyeyim.




Başrollerde Billy Burke (maalesef çok kısa bir rolü var), Marcia Bello, Teresa Palmer, Gabriel Bateman ve Alexander DiPersian'nın olduğu filmin senaryosu Eric Heisserer'e ait.

Yönetmenin, internette oldukça beğeni toplayan 3 dakikalık kısa filmini uzun metrajlı çekme fikrinden ortaya çıkan "Lights Out" (Işıklar Sönünce) korku filmi arayışında olanlara 90 dakika boyunca memnun edebilir.




Filmi izlerken ışıkları kapatmayı sakın unutmayın!

Film Yorum | Nerve (Oyun)

10:29

Hayatımızı kolaylaştıran, bizi eğlendiren, onsuz olmayı düşünemeyeceğimiz sanal alemin korkutucu yüzünü parlak ışıklar arkasından bize gösteren bir film "Nerve"

Bir benzerini izlemiş olma ihtimaliniz yüksek ama yönetmenler Henry Joost ve Ariel Schulman film boyunca heyecan seviyesini yüksek tutmayı başarıyorlar.


Sanal alemde istediğiniz kişi olabilirsiniz. İstediğiniz gibi hareket edebilir, karakterinizi dilediğiniz gibi yansıtabilirsiniz karşıya. Filmin kahramanlarından iyi kız Vee de biraz böyle... Tatlı, sessiz bir komşu kızı olmasına rağmen, içinde sakladığı canavarı bir anda çıkartıveriyor ortaya.


Nasıl mı?
Internet üzerinde oldukça popüler olan ve yapabileceklerinizin sınırını size bırakan bir oyun sayesinde. Oyun, ilk basamakla başlıyor, size bir görev veriyor. görevi bitirdiğinizde banka hesap numaranızdaki rakam yükseliyor. Tabii işin sırrı, verilen görevin giderek daha zorlaşması ve cesaret gerektirmesi. 

Peki bu görevleri kim veriyor diyecek olursanız, oyuna katılanları canlı olarak izleyen seyirciler. Seçimler gidişata göre yapılıyor ve böylece görevler hem tahmin edilemez oluyor hem de bir dizi tadında geliyor ekran karşısındakilere...


İşte Wee'nin rakibi Ian'la tanışması da böyle oluyor. Seyirci ikisini birbirine yakıştırıyor ve birlikte yapmaları gereken görevler veriyorlar. 

Finale yaklaştıkça giderek oyunun içinde en iyilerin ve en cesurların kalması oyunu iyiden iyiye heyecanlı hale sokacaktır.

Wee rolündeki Emma Roberts çoğumuzun severek takip ettiği bir oyuncu ve bu rol için gayet uygun bir seçim. Partneri Dave Farnco ile harika bir ikili oluşturmuşlar- özellikle lüks bir mağazada kendilerine verilen görevi yaparken onları izlemek pek bir keyifli  :)


Karşımızdakilerin insan olduğunu unutunca, tek bir tuşla nelere sebep olabileceğimizi görmek açıkçası oldukça korkutucu. Bir tek bireyin bile bazen farkında olarak bazen de olmayarak bir bütünün parçası olması ve düzeni böylesine etkileyebilmesi bir kez daha çarpıyor yüzümüze...

Ama keşke bu gücümüzü ortak bir ses çıkarmak için harcayabilsek! Sanırım filmi izledikten sonra çoğu kişinin kendisine sorduğu soru bu olacak.

Gayet akıcı ve merakla izleyeceğiniz bir aksiyon "Nerve". Haftasonu kafa dağıtmak için film arayanlara tavsiye olunur.


Favori Yaz Ürünlerim

10:10


Geçenlerde sevgili Makyaj Kelebeği çok güzel bir post hazırlanmış. Yaz aylarında kullanmayı sevdiği ürünleri toplamış.

Bu tarz yazıları çok seviyorum. Çünkü hem almak istediğim ürünler varsa, hakkında bilgi sahibi oluyorum hem de blog sahibinin beğendiği ürünleri aklımın bir köşesine yazıyorum. Reklamdan çok olumlu yorumlara göre alışveriş yapıyorum çünkü...

Neyse, bu yazıyı okuduktan sonra neden ben de böyle bir yazı hazırlamıyorum dedim ve ufak bir toplama yapıverdim.

Clinique Moisture Surge
Bir arkadaşımda denemiş ve bayılmıştım. Anında nem kazandıran ve cildi yumuşak yapan bir krem. Çok memnunum, tekrar alacağım ürünlerden.

Seduce Body Spray
Watsons alışverişlerimin vazgeçilmezi. Sürekli çantamda gezdi benimle. 

Fa Pink Passion Roll-on
Minik olması benim için güzel bir özellik, taşıması kolay. Kokusunu sevmeyen de var ama beni rahatsız etmiyor. Koruyuculuğunu da başarılı buluyorum.

Avon Magix Illuminating Face Perfector
Alırken bu kadar iyi bir performans vereceğini beklemiyordum. Makyaj bazı olarak da kullanıyorum ama sıcak yaz günlerinde -makyaj yapmak istemediğimde- sadece bu ürün bile fark edilir bir canlılık, aydınlık veriyor. Ben beğendim.

Toni&Guy Deniz Tuzu Spreyi
Bitirdiğim kaçıncı şişe. Saçlarımı biraz kurutsa da verdiği o doğal, beach wave dalgalara bayılıyorum. 



ELF Shimmer Palet
Işıltıyı yazın kullanmayacağız da ne zaman kullanacağız değil mi ama? Bu paleti çok seviyorum ve bu yaz bol bol kullandım. 

Too Faced "Lemon Drop" Far Bazı
Yağlıya dönül cildiniz varda bazlar zaten vazgeçilmezlerinizdir. Sıcakları da hesaba katarsak Too Faced iyi bir performans çıkardı. Zaten bitmesine de az kalmış.

Cettua Yağ Emici Mendil
Vazgeçilmezlerimden. Yağlıya dönük karma ya da yağlı cildiniz varsa resmen kurtarıcı. Anınva cildinizdeki o parlamayı alıyor. Yaz boyu makyaj çantamdan eksik olmayan ürünlerden.

H&M Nudes Far Paleti
Yaz aylarında hafif makyaj yapmayı sevdiğim için nude tonları tercihim oluyor. Bu palet sürekli elimin gittiği bir ürün oldu.



The Body Shop Shimmer Waves
Body Shop'un en beğendiğim 1-2 ürününden biri. Hafif ışıltısıyla mükemmel bir bronz aydınlatıcı.

Sephora "Western Leather" Far
Gözkapağı gölgelemesi için kullandığım, rengini de çok sevdiğim mini mini bir far.

The Balm Mary-Lou Manizer
ELF ile dönüşümlü kullandığım, The Balm'in en başarılı ürünlerinden biri. Gratis'e uğradığınızda bakmadan geçmeyin derim.

Deborah Allık "Rosa Pesca"
Bronz yerine hafif bir pembelik tercih ettiğimde kullandığım mükemmel renkteki allığım. Kesinlikle yine yeniden alırım.Verdiği o tatlı pembeliği, doğal duruşu çok seviyorum.


Golden Rose Eyeliner
Eyeliner çekmek benim için ölüm. Hele o ince uçlular yok mu asla istediğim gibi yapamıyorum. Bu eyeliner hem daha kalın uçlı olduğu için hem de gayet kalıcı olduğu için yıllardır vazgeçemediğim ürünlerden.

Clinique High Impact Rimel
Tester boy, tam çantaya atmalık. Yaz kış rimel olmazsa olmazlardan...

The Balm Stainiac Lip&Cheek Tint
Bu da yaz boyu kullanıp bitirmek istediğim ürünlerden. Özellikle bronz tende duruşu bence harika. Rengi hoş bir pembe-kırmızı, tam bu mevsim için yani...

Make Up For Ever Ultra HD Fondöten
Yazın özel günler dışında fondöten kullanmayı pek sevmiyorum. Az ama öz kullandığım ürünlerden. Yazımı şurada okuyabilirsiniz.

L'oreal Elseve Mucizevi Bakım Yağı
Yazın kuruyan saçlarım için tercih ettiğim bir ürün. Yağlı bir his bırakmıyor ve hemen nüfuz ediyor, ayrıca saçlarımı yumuşacık yapıyor. Kokusu da miss.



İşte benim yazın kullandığım favori ürünlerim.
Siz de böyle bir yazı hazırladıysanız linkinizi bırakın, hemen ziyarete gelirim.



Mini Watsons Alışverişim

22:18

Bir süredir kozmetik alışverişinde tutumlu davranmaya gayret ediyorum. Çünkü makyaj masam, masa değil mini bir kozmetik dükkanı... Onlarca far, allık, ruj ama benim elim hep aynı ürünlere gidiyor. Bu nedenle çok beğendiğim ya da ihtiyacım olan bir ürün olmadıkça alışveriş yapmamaya gayret ediyorum.

Bu mini alışveriş Watsons ziyaretim sonrası. 
Gerekli ve kullanılacak ürünler itinayla seçildi ve sepete eklendi.

- Watsons Seduce Body Spray
Her Watsons alışverişlerimin olmazsa olmazı bu deodorant. Kokusunu çok seviyorum ve her seferinde en az 2 adet sepetime atıyorum. Minik boyu ile pratik ve günlük kullanım için de ideal.

- NYC Far Paleti 945 Pink Nudes
Bu aleti alma nedenim far bazı. İndirimdeydi şansıma genel olarak renklerini de beğendim. Çoğunlukla kahverengi tonların far kullandığım için güzel de denk geldi.

- Pastel Lip & Cheek Color Stick 415
Yazın toz allık kullanmayı pek sevmiyorum. Hem kalıcı olmuyor hem krem allığın verdiği o ışıltıyı vermiyor. Ben en doğal olarak gördüğüm 415 numarasını aldım. Tatlı bir pembe. İster ruj olarak ister allık olarak kullanılabiliyor.

- got2b Guardian Angel Isıya Karşı Koruyucu Sprey
Devamlı olarak maşa kullanan biri olduğum için ısıya karşı spreyler makyaj masamın vazgeçilmezlerinden. got2b markasının şimdiye kadar kullanıp memnun kalmadığım bir ürünü olmadığından gönül rahatlığıyla attım sepete.

Film Yorum | The Secret Life of Pets (Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı)

21:25
Animasyon sevenlerin bayılacağı "Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı" nihayet sinemalarda. Hele bir de kendinizi hayvan-sever olarak tanımlıyorsanız filmdeki karakteri daha bir seveceksiniz:)

Filmin posterinde şu cümle var:
"Her gün işe giderken evde bıraktığınız evcil hayvanlarınız, siz eve dönene kadar geçen süreç içerisinde ne yapıyor?"

Buradan yola çıkarak bizi nasıl bir hikayenin beklediğiniz az çok tahmin edebiliyoruz.



Hikayemizin kahramanı Max sahibine aşık, en büyük derdi onun eve dönmesini beklemek olan tatlı bir köpek. Çevre apartmanlarda yaşayan kedi, köpek, balık, kuş pek çok arkadaşı var. Ekip sağlam yani.

Bir gün yine sahibinin dönüşünü beklerken, Max, kötü bir sürprizle karşılaşıyor. Eve yeni misafir geliyor: iri ve bol tüylü Duke.
Tabii iki ezeli düşman hiç anlaşamıyorlar ve evde bir güç mücadelesi başlıyor. Ta ki başlarını derde sokup, birbirlerinin yardımına ihtiyaç duyana kadar!



Film tatlı karakterleri ve verdiği güzel mesajlarla çocuklar için de güzel bir örnek oluşturuyor. İyinin her zaman kazanması ve kötü karakterlerin bile filmin sonunda iyiye dönüşmeleri sanırım biz büyüklerin de animasyonlarla ilgili en sevdiği detay... Hikayemizin sonu hep mutlu bitiyor ne güzel ki...

Sevginin, yardımlaşmanın ve önyargının ne kadar saçma bir şey olduğunu bize keyifli bir şekilde gösteren "The Secret Life of Pets" (Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı)son zamanlardaki yorucu gündemden uzaklaşmak isteyenler için harika bir seçenek.



Animasyonun yönetmen koltuğunda iki isim oturuyor: Yarrow Cheney ve Chris Renaud
Hikaye ise Ken Daurio, Brian Lynch ve Cinco Paul'e ait. Türkçe dublajında ise tanıdık simalar görev almış. "Güldür Güldür"den tanıdığımız Alper Kul ve Çağlar Çorumlu sesleriyle Max ve Duke karakterlerine hayat veriyorlar.

Film Yorum | The Dressmaker (Düşlerin Terzisi)

10:41

Bazen, bazı filmler afişlerinden sınıfta kalırlar. "The Dressmaker" (Şahane Terzi) de bunlardan biri. Bomba oyuncu kadrosu ve enteresan bir konuya sahip bu filmin, böylesine donuk ve anlamsız bir film afişi olsun. Sadece bu yüzden bile filmi keşfetmem zaman aldı.

Ama sonuç?
Özellikle ikinci yarıda giderek kara mizaha dönen ilginç bir filmle karşılaştım.




Büyüdüğü kasabayı, acı bir kaza sonucu terketmek zorunda kalan Tilly, Paris'te çok başarılı bir terzi olur. Ve yıllar sonra topraklarına geri döner. Burada kendisini kaçık bir anne ve klasik dedikoducu komşular beklemektedir.

Önce annesini bir düzene sokan Tilly, daha sonra kasabanın kadınları için yavaş yavaş kendini vazgeçilmez hale getirecektir. Ama kendi bildiği yöntemle...



Konu çok ilginç gibi gelmese de Kate Winslet ve özellikle Judy Davis'in varlıkları filme müthiş lezzet katıyor. Davis kaçık anne rolünde müthiş bir portre çiziyor. 


A bir de genç kızların sevgilisi yahuşuhlu Liam Hemsworth var ki, Avustralya kırsalına güneşten açılmış saçları ve yanık teni ile oldukça uyum sağlamış. Ama gel gör ki bu kadar mı uyumsuz bir kimya olur! Birbirlerine hiç yakışmayan bu ikili en fazla abla-kardeş görüntüsü verebiliyorlar. Fazlası ıhh ıhhh


Film hiç sıkılmadan izleniyor ama ikinci yarı sanki daha bir lezzetleniyor. Dramın yanına biraz kara mizah eklenince izlemesi daha bir keyifli oluyor.

Öncelikle Liam Hemsworth hayranlarına filmi tavsiye ederim. Ama asıl Winslet ve Davis için izlenir bu film. Yönetmenliğini Jocelyn Moorhouse'un yaptığı "The Dressmaker" (Düşlerin Terzisi)'ın  IMDB notunun 7.1 olduğunu da unutmadan ekleyeyim.

Film Yorum | Every Thing Will Be Fine (Her Şey Güzel Olacak)

10:23

Bir kazanın ardından kayıp giden hayatlar, pişmanlıklar, kızgınlıklar ve hayata tutunma çabaları... Bu filmde bulacağınız bu duygulara Kanada'nın o bembeyaz, karlı fonu eşlik ediyor. Çaresizliği yansıtmak için en uygun mevsim olduğundan belki de...

Bir süredir ilhamını kaybetmiş olan yazarımız Tomas, kendini izole ettiği bir saklanma yeri bulur kendine. Sancılar içinde, doğanın kucağına uzanıp, parmaklarının istemsizce yeniden çalışmasını bekler. Çoğu yazarın başına gelen bu tıkanıklığın geçmesini beklerken, bir yandan yolunda gitmeyen ilişkisini de toparlamaya çalışmaktadır.



Yaptığı bir kaza sonucu küçük bir çocuğun ölümüne sebep olur Tomas. Günler geçtikçe pişanlık ve suçluluk duygularına iyice gömülür. Ona yardım etmek isteyen kız arkadaşı Sara ile bağları giderek kopmaya başlar. Çünkü Tomas öylesine derin bir çukura gömmüştür ki kendini, kendi istemeden kimsenin onu çıkarması mümkün değildir.

Tıpkı katillerin cinayet mahalline geri dönmesi gibi, Tomas da kaza yerine döner. Ve ölümüne sebep olduğu çocuğun annesi ile karşılaşır: Kate.

Kendisine kızgın olmasını beklediği Kate, olanca olgunluğu ile kabullenmiştir oğlunun ölümünü; hatta bu kazanın Tomas'nın suçu olmadığını dahi söyler açık yüreklilikle. Tüm bu duydukları karşısında şaşkına dönen yazarımız, biraz da hissettiği suçluluk duygusuyla olsa gerek, aileyle bağ kurmanın yollarını arar.


Ve tam 4 sene sonraya gideriz. Kaza sonrası Tomas yeni kitabını çıkarmış ve ününe ün katmıştır. Kendine yepyeni bir hayat kurmuş, başarmış olmanın keyfini sürmektedir. Ama geçmiş peşine bırakmayacaktır. Sadece Kate değil, bu sefer ondan ilgi isteyen ailenin küçük kardeşi Christopher'dır. Yıllar geçtikçe Tomas'a karşı takıntılı duygular besleyen Christopher, bir şekilde yazarın hayatına girmenin yollarını arayacaktır.

Ana yolda giderken Wenders, kimi ara sokaklara da sokuyor bizi... Tomas'nın babasıyla olan ilişkisi, eski kız arkadaşıyla bir türlü çözemediği sorunları ya da Kate ile ilgili belirsizlik gibi. Tüm bu ufak hikayeler Tomas'ın beyninin derinliklerine birazcık daha inebilmemiz için...


Hemen belirteyip yavaş ilerleyen o Avrupa filmlerinin tutkunlarından falan değilim ama bu film beni fena halde etkiledi. gerek konusu gerekse - kimilerinin eleştirdiği- durağanlığı çok ilgimi çekti. Hatta oyuncuların bile rollerini bu durağanlık içinde, belki biraz duygusuz, yapmalarını o atmosferle inanılmaz bağdaştırdım. 

Filmle ilgili tek eleştirim, yönetmenin ara sıra da olsa izleyiciyi yanıltma çabaları. Suni aksiyon sahneleriyle biz izleyenleri şaşırtmaya çalışması hiç de gerekli değilmiş halbuki... Çünkü "Every Thing Will Be Fine" (Her Şey Güzel Olacak) başından son dakikasına kadar katıksız bir dram filmi olmayı hak ediyor.


Başrollerinde James Franco, Rachel Adams, Charlotte Gainsbourg- ki kendisi resmen böyle roller için yaratılmış- Patrick Bauchau ve Robert Naylor'ın olduğu filmin senaryosu Norveçli yazar Bjorn Olaf Johannessen'e ait.

Film Yorum | Money Monster (Para Tuzağı)

21:55

George Clooney ve Julia Roberts beyazperdede  güzel bir ekip oluşturan oyuncular. "Money Monster"ı (Para Tuzağı) bu iki isim bile yeterli açıkçası.  Hele bir de yönetmen koltuğunda Jodie Foster'ın oturduğunu okuduysanız yeme de yanında yat dersiniz...

Dersiniz ama...





Adından da anlaşılacağı üzere film, merkeze parayı ve buna bağlı olarak toplumsal sınıfların derinleşmesine neden olan insan öğütücü sistemi alıyor. Zenginin daha zengin olduğu, orta sınıfın ise biz de bir parça koparabilir miyiz acaba dediği bir para çarkı Wall Street yani borsa çıkışlı. 

Şahsen pek ilgim olan bir konu olmasa da borsada dönen dolapları az çok duymuşluğum ve okumuşluğum var. Borsayla dolayısıyla ekonomik düzenle ilgili daha geniş bir ilgi ve bilginiz varsa sıradan izleyiciden daha fazla zevk alarak izleyeceğinizi söyleyebilirim.




Yine bir gün canlı yayında şakalar, danslar eşliğinde bir program yapmaya çalışan Lee hiç beklemediği bir misafiri ağırlamak zorunda kalır. Elindeki tüm parayı Lee'nin tavsiyesi üzerine bir hisseye yatıran ve kaybeden Kyle Budwell.

Kaybedecek canından başka hiçbir şeyi kalmayan Kyle, çaresizlikten -ve gayet amatörce-  bomba dolu bir yelek ve bir silahla stüdyoyu basar. Lee önce bu durumu anlayamaz, hatta izleyenler de! Gayet hareketli bir program olduğu için çoğu kişi bunu şovun bir parçası sanır ve gülerek izlemeye devam eder. Ne zaman ki gerçek anlaşılır, Kyle Lee'ye yeleği giydirir ve bombaları patlatmakla tehdit eder, durum birden ciddiye döner.


Bundan sonra Kyle'ın çaresizliğini gayet iyi kullanan Lee ve Patty'nin bu rehin alma olayını başarılı bir canlı yayına dönüştürdüğünü izleriz. Önceleri ilk amaçları bu durumdan sağ salim çıkmak olmak olan ekip, Kyle'ın zorlamasıyla bu hisselerin neden düştüğünü araştırmaya başlar ve çıkan sonuçlar kendilerini de hiç beklemedikleri bir sonuca doğru götürecektir.



"Money Monster"ı(Para Tuzağı) izlerken benzer konuları işlemesinden dolayı aklıma Al Pacino'lu "A Dog Day Afternoon" geldi. Tabii o filmin yanında çok daha hafif kaldığını kabul etmeliyim. 

Konusu dolayısıyla izleyicinin merak seviyesini üst noktalarda tutmak için elinde bir seçenek olsa da, filmin genel anlamda bir inandırıcılık sorunu var bana göre. Bir izleyen olarak filmin içine çok giremediğimi söylemek zorundayım. Vasat oyunculukların yeterli olduğu karakterler de filmin "ehh" çizgisinden çok da yukarı çıkamamasına neden olmuş.


Clooney&Roberts ikilisini sevenler ve Jodie Foster'ın filmografisini takip edenler için ilginç bir film olabilir ama izlediğinizin ertesi günü aklınızda pek bir şey bırakmayacak bir film olduğunu bilerek gidin derim bu filme. 

Film Yorum | The Lobster

11:05

2015 yılının en tartışmalı filmlerinin başında geliyordu "The Lobster". Alternatif gelecekte insan ilişkilerinin nasıl şekillendiğini çarpıcı bir biçimde anlatıyordu bize. Bunu yaparken yönetmenin tamamen simgesel bir anlatım seçmesi, izleyen herkesin filmden kendi payını almasında en büyük etkendi.

Filmi izlerken pek çok yerde, atıfta bulunulan toplumsal değerleri sorgularken buluyorsunuz kendinizi. Yukarıda alternatif gelecekte dememe bakmayın, aslında bize düşünsel anlamda pek de uzak olmayan bir gelecek bu!




Bireysel olmanın onaylanmadığı, herkesin çift olmayazorlandığı özendirildiği bir toplum düşünün. Evlilik kutsanmış, herkes bir şekilde anlaştığı, hayatını paylaşacağı birini arayıp duruyor. Bu konuda başarısızsa ilginç bir alternatif de sunuluyor kendisine:

Ruh eşini arayan bireylerin konakladığı bir "otel"
Burada tam 45 boyunca karşı cinsle vakit geçiriyor ve aralarından en uygununu seçmeye çalışıyorsunuz. Bu öylesine ciddiye alınan bir şey ki, her akşam yapılan toplantıda "çift" olanların ne kadar mutlu, ayrıcalıklı ve şanslı oldukları anlatılıyor da anlatılıyor.




Burada konaklamanın bir bedeli de var tabii!
45 içinde diğer yarınızı bulamazsanız, kendi tercih ettiğiniz bir hayvana dönüştürülüp yeni yaşamınıza geçiş yapıyorsunuz. (Film, adını da başrol oyuncumuzun bu tercihinde alıyor - ıstakoz)

Yönetim sizi desteklemek, cesaretlendirmek adına güzel şeyler yapmıyor değil. Mesela her gün ormana çıkıp, "bireysel" denilen, eşlerini bulamamış insanları avlayabiliyorsunuz. Çift olamamışsa yaşamasının bir değeri yok nasıl olsa! Vurduğunuz her bire için ekstra bir gün kazanıyor, otelde kalma sürenizi uzatabiliyorsunuz.




Filmi izlerken, biçimde yaşadığımız zaten toplumun bireyi değil "çift" olmayı yücelttiğini söylüyorsunuz. Kadınların en büyük hayat amaçlarının "gelin" olmak, erkeklerinse askerlik dönüşü başlarının bağlanması pek çoğumuz için bilindik şeyler - ya da yazılı olmayan kurallar demek daha doğru.

Her izleyen "The Lobster"ı kendi inançları, doğruları ve tecrübeleriyle yorumlayacaktır eminim. Benim için otel aslında içinde yaşadığımız, dayatmalarla dolu toplumsal hayatı temsil ediyor. Yeterince güçlü ya da sorgulayıcıysanız otelin dışına çıkabiliyor kaçabiliyor, bireysel varoluşunuzu gerçekleştirmeye uğraşabiliyorsunuz. İşte filmin ilginçleştiği yer de tam burası.




Otelden kaçış bir kurtuluş gibi gözükse de, aslında yepyeni dayatmalarla dolu başka bir dünyaya geçiş yapıyorsunuz. Kendi doğrularınızla yaşamanıza asla izin verilmiyor, hep bir bütünün parçası olmanız bekleniyor sizden. Bu daire kırmak içinse bunu göze alabilecek kadar cesur olmanız gerekiyor.

Yönetmenliğini Yorgos Lanthimos'un yaptığı "The Lobster"ın kadrosunda Colin Farrell, Rachel Weisz, Lea Seydoux, John C. Reilly ve Roger Ashton-Griffiths yer alıyor.

Kocaman bir soru işaretiyle final yapan film, sıradışı anlatımları sevenler için...

Film Yorum | Listen To Me Marlon (Dinle Beni Marlon)

10:37

Bu filmi - biyografi demek aslında daha doğru olacak - izlerken neden izlemek için bu kadar geç kaldım diye kendi kendime söylendim. Tam 1 saat 43 dakika boyunca gözlerinizi ekrandan ayıramayacağınız müthiş bir hikaye sizi bekliyor.

Yönetmenliğini Stevan Riley'in  yaptığı ve Marlon Brando'un kendi sesinden dinlediğimiz bu biyografi, bizzat oyuncunun kendi kayıtları ve notlarından oluşuyor. Bu nedenle etkileyiciliği çok daha yüksek.



Ekranda sert, asi çocuk rolleriyle izlediğimiz Marlon Brando'nun aslında ne kadar romantik ve hassas bir erkek olduğunu çocukluğundan başlayarak keşfetmeye başlıyoruz. Nebraska'da dünyaya gelen aktör, kendisiyle aynı adı taşıyan oldukça otoriter ve çapkın bir babanin izlerini şöhret olduktan sonra bile omuzundan taşıyor. 

Babasına olan nefretini "Biribirimize tahammül bile edemiyorduk" diye özetliyor. Annesi Dorothy ise babasının aksine Marlon'a çok düşkün ama alkol problemi olan oldukça güzel bir kadın.

Kendi kanatlarıyla uçmaya karar veren Marlon, cebinde çok az bir parayla New York' gidiyor - boğulursam büyük denizde boğulurum diyerek. Ve orada hayatına yön verecek o kadınla tanışıyor: Stella Adler

Stella Adler neredeyse bütün büyük oyuncuların kullandığı "metod" oyunculuğunun en önemli öğreticilerinden biri. Marlon'a içindeki devi uyandırması için destek oluyor ve "Bir gün tüm dünya benim sende gördüğüm şeyi görecek" diyor. Ve öyle de oluyor.



Tüm film boyunca Marlon Brando'nun sesinden gerçek Marlon'ı dinlemek inanılmaz etkileyici. O sert görüntüsünün altında aslında hep sevilmek, belki babasını gururlandırmak için çabalayan küçük bir çocuk olduğunu anlıyorsunuz.

Parayı sadece  bir daha hiç para kazanmak zorunda kalmamak için sevdiğini söylüyor mesela. Tüm isteği yeterince para kazanıp, o çok sevdiği Tahiti'de yaşamak... Ve bunu 30'lu yaşlarından sonra yapıyor da...Hatta huzur bulduğum tek yer diye tanımladığı bir ada parçasında tadını çıkartıyor hayatın. Ama evliliklerindeki mutsuzluğu onu her yerde takip ediyor.



Tam 3 başarısız evlilik yapan Brando'ya asıl acıyı yaşatan eşleri değil çocukları oluyor. Kızı Cheyenne ve oğlu Christian'ın Brando'ya ne kadar acı verdiğini siz de kalbinizin bir köşesi acıyarak izliyorsunuz.


Magazinsel öğeler de var ama daha çok Brando'nun işine, rollerine ve hayata bakış açısını öğreniyoruz onun ağzından. " Neden bu seçimleri yaptım?" sorusunun cevabını vermeye çalışıyor günahıyla sevabıyla...



Bu filmi izlemeniz için sinemayı yakından takip etmenize gerek yok. Gelmiş geçmiş en büyük aktörlerden biri olarak gösterilen Marlon Brando'nun derslerle dolu hayat hikayesinde eminim herkes kendinden birşeyler bulacak.


Kitap | Eleanor & Park

10:30

Bir kitabımızı daha bitirdik. Bu sefer kolay okunan ve benim yaz mevsimine çok yakıştırdığım bir kitaptı "Eleanor & Park"

Okumaya başladığınızda çabucak biten, son derece sade bir dille yazılmış ve bana göre daha çok genç okuyucu kitlesini hedef alan bir kitap.


Birbirinden çok farklı 2 ergenin aşkı ve hayatı keşfetmelerini tatlı tatlı anlatmış yazar Rainbow Rowel. 

Kitabımızın iki kahramanından Park annesinin Uzakdoğulu olması nedeniyle kendini hep farklı hisseden bir çocuk. Eleanor ise sadece fazla kiloları ile değil kabarık kızıl saçlarıyla kimsenin gözünden kaçmayacak bir kız.

Okul otobüsünden karşılaştıkları ilk an, ön yargılarının etkisinde kalıp pek yüz vermiyorlar birbirlerine. Ancak Park'ın çizgi roman ve müzik sevgisi Eleanor'la yakınlaşmalarını sağlıyor.

Benim bu romanı keyifle okumamın nedeni hikayeden çok içinde bolca geçen müzik oldu. U2'dan Joy Division'a, The Smiths'ten Beatles'a kadar öyle güzel şarkılar yerleştirilmiş ki satır aralarına, benim gibi bir müzik delisi için çekmecede tesadüfen bulunmuş bir Nutella kavanozu etkisi yarattı. Hatta o sayfalarda hemen gidip aynı parçayı açtım ve öyle devam ettim okumama :))


Ön yargının ne kadar saçma bir şey olduğunu ama hayatlarımıza bazı zamanlar nasıl yön verdiğini (tekrar) anlamak için hoş bir kitap. Ama yukarıda da dediğim gibi ben bu kitabı daha çok 14-20 yaş aralığının keyifle okuyacağını düşünüyorum. Bu yüzden çevrenizde bu yaş civarı tanıdığınız varsa, gönül rahatlığıyla bu kitabı hediye edebilirsiniz.

Kitabı okurken hikayenin beyaz perdeye ne kadar yakışacağını düşünüyordum ki 2014 yılında Dreamworks şirketinin film haklarını aldığını okudum. Ancak Mayıs 2016'da yazar Rowell twitter aracılığıyla projenin şimdilik askıya alındığını duyurmuş.

Kitabın hayranları anlaşılan film için biraz daha beklemek zorundalar.


Eleanor & Park, Rainbow ROWELL
Çeviri: Müge Kocaman Özçelik
Pegasus Yayınları, 360 sayfa

Kitap | Kafes (Bird Box)

11:13
Şöyle kafamı dağıtacak bir kitap arayışındayken gelen bir arkadaşımdan gelen tavsiye ile okumaya başladım "Kafes"i... 

Kitabın konusundan ve sürükleyiciliğinden bahsederken çok kısa zamanda bitirdiğinden bahsetmişti. Bende de durum farklı olmalı. Okumaya başladığınız andan itibaren sizi saran daha doğrusu merak duygunuzu kışkırtarak sayfaları ardı ardı çevirmenizi sağlayacak bir konuya sahip.

Hemen tanıtım bülteninde yer alan konusunu paylaşayım:
"Görülmemesi gereken korkunç bir şey… Ona atılan bir bakış kişiyi ölümcül bir deliliğe sürüklüyor. Ne olduğunu ve nereden geldiğini ise kimse bilmiyor.

Malorie ve iki çocuğu, olayların başlangıcından beş yıl sonra hayatta kalmayı beceren bir avuç insan arasındaydı. Nehrin kenarındaki terk edilmiş bir evde çocuklarıyla yaşayan Malorie, ailesinin güvende olabileceği bir yere gitmenin hayalini kuruyordu. Fakat onları bekleyen yolculuk tehlikelerle doluydu. Tek bir yanlış hamle ölümlerine yol açabilirdi. Ve onları takip eden bir şey vardı.




Bu bilinmeyene doğru gözbağının karanlığında yaptığı yolculukta Malorie sık sık geçmişi hatırlıyordu. Bilinmez tehlikenin karşısında bir araya gelerek hayatta kalmaya çalışan, kendisini de aralarına kabul ederek onu da kurtaran ev arkadaşları teker teker aklına geliyordu: Bir zamanlar yabancı olan bir grup insanın birer birer kapısını çaldığı evde kurdukları ortak hayat... Ancak sağ kalan ve kapılarını çalan insanlar arttıkça ortaya yüzleşmeleri gereken bir soru çıkmıştı: Herkesin aniden delirdiği bir dünyada kime güvenilebilirdi?"






Josh Malerman'ın ilk kitabı olan "Kafes" pek çok eleştirmen ve yazardan (en başta Stephen King'den) olumlu eleştiriler almış. Gerilimin sürekli olması yönünden King kitaplarına benzetilebilir Kitap başarısını bence oldukça ilginç olan konusundan alıyor. Nasıl ilerler dediğiniz bir noktada bir cevapla sizi farklı bir soruya yönlendirmeyi başarıyor Malerman.

Konusundan da fark etmişsinizdir, kitabı okurken sürekli aklınızdan "Süper bir film olur" düşüncesi geçiyor(du ki) film haklarının Universal Studios tarafından satın alındığını okudum. Yani yakın zamanda bizi ilginç bir psikolojik-gerilim filmi bekliyor.

 Oldukça sade bir dile sahip, rahat okunabiliyor. Muhtemelen siz de 2-3 gün içinde bitireceksiniz. Kafa dağıtmak için de birebir. Bu aralar böyle bir kitap arayışı içindeyseniz tavsiye edebilirim "Kafes"



Aldığı ödüllerle tamamlayalım yazımızı:


This Is Horror Ödülü - En İyi Roman 
Michigan Notable Book Ödülü

Bram Stoker Ödülü - En İyi İlk Roman Finalisti
Blogger tarafından desteklenmektedir.