Kitap | Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları

09:59

"Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları" aslında genç bir kesimi hedeflese de barındırdığı fantastik öğeler nedeniyle yaşı daha büyük olanların da büyük bir keyifle okuyacağı bir macera. Daha ilk sayfalarından itibaren sizi bambaşka bir maceraya alııııp götürüyor ve "keyifli" bir kitap yorumunu bence oldukça hak ediyor.

Benim bu kitaptan bu kadar keyif almamın bir diğer sebebi de, hikayeyi okurken kafamda sürekli bit Tim Burton dünyası canlandırmamdı. Bu kitabı okuyup da aksini düşünen var mıdır? Bence yoktur. Acaba yazar Ransom Riggs mi bir Burton hayranı yoksa Burton "bu kitap tam benim dişime göre" dedi bilemiyorum. 


Her ne olduysa biz sinemaseverlerin oldukça yararına olduğu bir gerçek. Bu fantastik hikaye çok yakın bir zaman içince beyazperde bizi bekliyor olacak efendim - hem de Eva Green'li Samuel L.Jackson'lı bir kadroyla...

Kitabın ana karakteri genç Jacob. Jacob'un, kendisinine küçüklüğünden beri ilginç hikayeleri anlatan bir de dedesi var. Bu hikayeler öylesine olağanüstü ki, Jacob bunları dedesinin yaşına veriyor, çok da ciddiye almıyor. Dedesinin anılarında görünmez arkadaşlarından uçan kızlara, canavarlardan kuşa dönüşen kadınlara kadar pek çok inanması güç karakter var. 

Bir gün bir şekilde Jacob, tüm bunların gerçek olabileceği fikrine kapılınca, araştırmaları onu Galler'deki minik bir adaya kadar getiriyor ve asıl hikayemiz işte bu ilginç ve biraz da tuhaf sayılabilecek yerde başlıyor.


Mümkün olduğunca ipucu vermeden anlatmaya çalıştığım konusuyla kitap, sizin de anlayacağınız gibi adeta filme çekilmek için yazılmış. Küçüklüğünüzde size benzer duyguları hissettiren Peter Pan ya da Denizler Altında Yirmi Bin Fersah gibi bize hayal kurmayı öğreten fantastik romanları severek okuduysanız, yaşınız kaç olursa olsun "Bayan Pelegrine'in Tuhaf Çocuklarına" bayılacaksınız.

Yazarın kitabın içine koyduğu, karakterleri gösteren o ilginç fotoğraflar da okuyucuyu daha heyecanlandırıyor ve hayal gücünü körüklüyor. Kimi zaman bana fotoğraflar hikayeyi desteklemek için oluşturulmuş fikrinden çok hikaye Riggs'in bulduğu  bu fotoğraflar üzerine kurulmuş diye düşündürtse de, bu romanın etkileyiciliğinden  hiçbir şey kaybettirmiyor. 

Benim gibi hikayenin çok çabuk bittiğini düşünenlere de güzel bir haber: Riggs'in devam kitapları "Hollow City" (Gölge Şehir) ve "Library of Souls" (Ruhlar Kütüphanesi) bu kitabı sevenleri bekliyor :)

Hayal dünyasında kaybolmaya hazır tüm yetişkin çocuklar, filmi vizyona girmeden, haftalarca çok satanlar listesinin zirvesinde kalmış bu "masalı" kaçırmasın derim.


Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları
(Miss Peregrine's Home For Peculiar Children)
Yazar: Ramsom Riggs
Çevrimen: Aslı Dağlı
320 sayfa, İthaki Yayınları

Film Yorum | Imperium (Köstebek)

09:56

"Er Ist Wieder Da" filminden sonra benzer konuya sahip "Imperium" (Köstebek) filmini izlemem ilginç bir tesadüf oldu. Farklı yönlerden yaklaşsalar da aslında her iki filmin merkezinde de "ırkçılık" kavramı var.

Günümüzde din odaklı ırkçılık daha ön plana çıksa da - ki filmin ilk dakikalarında buna da ucundan değinilmiş film beyaz ırkın üstünlüğüne inanan Neo-nazi bir topluluğun iç yüzünü anlatıyor. 

Yakın zamanda bombalı bir eylem yapmaya hazırlanan bu ırkçı grubun içine bir köstebek göndermeye karar verir FBI. Ve bu görev için sessiz, sakin, uyumlu ajan Nate Foster uygun bulunur. Nate bu görevi kabul edip onlardan biri olmaya karar verdiğinde ilk işi saçlarını (ve önyargılarını) kesmek olur.



Görevi sadece onların arasında sızmak değil, onlar gibi hissetmek, onlar gibi düşünmek, dolayısıyla bir adım sonrasında ne yapacaklarını kestirebilmektir. Bunun için yıkık dökük bir ev kiralar (mükemmel fon), ilgi çekici bir dükkan açar (kimyasal madde satışı - güzel bir olta!!) ve aralarında Hitler'in "Kavgam" kitabının da olduğu onlarca kitap...



Çoğumuzu Neo-nazı denilince akla gelen o dazlak kafalı, dövmeli ve deri giysili adamların sadece ekran koruyucusu olduklarını anlaması uzun sürmez Nate'in. Bu oluşumun arkasında, sıradan yaşayan, aşırı hareketlerden kaçınan, çevrelerinde sevilen insanların olduğunu görmek onu şaşırtır. Bu insanlar hareketin beyin takımını oluştururken, yapılacak eylemlerin de planlayıcılarıdır.

Bu zorlu görevi renk vermeden tamamlamak zorunda olan Nate ve birlikte çalıştığı "Bayan Sakız" Angela bir an önce bu eylemin şifrelerini çözmek zorundadırlar.

Yönetmenliğini Daniel Ragussis'in yaptığı "Imperium"un senaryosu yine Ragussis tarafından Michael German'ın gerçek hikayesinden esinlenerek yazılmış. Nate rolünü oynayan Radcliffe'in filmdeki oyunculuğu tartışılmaz ama ne kadar inandırıcı olabildiği konusunda soru işaretlerim var.



Hikaye karakterlerin derinliğini vermede çok yetersiz, bunun yanında bir aksiyon da izletemiyor bizlere. Hep bir şeyler olacak diye bekliyorsunuz ama beyhude... Hikayesinin olağan aksiyonuna sığınsa da ıhh ıhh olmuyor. Hele benim çok sevdiğim oyuncu Toni Colette'i o saçma sapan Ajan Angela rolünde izlemesi resmen bir işkenceydi benim için.

IMDB puanı 6.5 olan film - Radcliffe'in oyunculuğu dışında - 1,5 saat boyunca en ufak bir heyecan yaşatmıyor izleyenine. Bu konuda yapılmış onca muhteşem film varken en azından yönetmenin cesaretini kutlamak gerek!

#Project Pan Etkinliği

09:37
Geçtiğimiz günlerde sevgili elitsalemcadısı'nın bloğunda güzel bir bitirme projesine denk gelmiştim. Seviyorum böyle etkinlikleri, ürünleri bitirmede hepimizi gaz veriyor.


Okuduğum kadarıyla bu projenin öncülüğünü de Sihirli Mavi yapıyormuş. Çok hoşuma gittiği için ben de katılmaya karar verdim ve bitirmeye çalıştığım / bitirmek istediğim ürünleri toparlayıverdim.

Bakalım bir an önce vedalaşmak istediğim ürünlerim nelermiş:

L'oreal Mucizevi Bakım Yağı neredeyse yarıladığım ve severek kullandığım bir ürün. Sırada denemek istediğim yeni ürünler olduğu için bunu ve John Frieda'nın Frizz-Ease Serumunu -tam da mevsimi gelmişken- bitirmek istiyorum.

Nemlendirici olarak ba-yıl-dı-ğım Clinique Moisture Surge'unu sürekli kullanıyorum. Onu da yarılamak üzereyim, yakın zamanda da bir tanıtım yazısı yazmayı istiyorum.

Far olarak sürekli kullandığım renklere sahip Nars'ın Madrague'si (açık rengi kaldı) ve bir blog satışından aldığım far paletini (markasını hatırlamıyorum)  bitirmek istiyorum. Maalesef en zor biten ürünlerden biri farlar & far paletleri.

Aydınlatıcı (göz altı) olarak kullandığım ELF'in spotlight rengi neredeyse ıııyrılacak duruma geldi :)) Kontür içinse H&M'in bronz pudrasınin dibini görmeye çok yakınım.

Havaların soğumasıyla fondötenler çekmecelerden çıkmaya başladı. Ben de yavaştan MUFE Ultra HD'yi kullanmaya başladım. 

Yine severek kullandığım - makyaj altı ya da tek olarak - Avon'un Illuminating Face Perfector'u bitmeye çok yakın ürünlerimden biri.

Yüzüme verdiği ışıltıyı sevdiğimden ve daha pembemsi allıklara geçiş yapmak istediğim için The Body Shop'un Shimmer paleti ve yine ELF'in Duo Eye krem farlarını çabucak bitirmek istiyorum.

Ve son olarak rujlar... Hemen bitsin rujlarım ise Rimmel Lasting Finish Kate 105 & 03 numaraları ve Maybelline'in harika kırmızısı 535 

Evet ürünlerim bu kadar. Sayıca çok tutmadım ki çabucak bitireyim, yılbaşı gelmeden yenilerine yer açılsın.



Haydi bakalım hepimize kolay gelsin!!

Tatil Makyaj Çantamda Neler Vardı?

09:21
Sanırım hepimize iyi gelen bir tatilin sonuna geliyoruz. Uzun zamandır yorulan zihin ve bedenlerimiz bu dinlenmeyi hak etmişti kesinlikle. 
Kimimiz evde keyif yaptı kimimiz uzun tatili fırsat bilip attı kendini gezmelere. Ben de son derece keyif aldığım ve kendimi denize atmak için fırsat kolladığım bir tatil geçirdim. Mümkün olduğunca hafif bir çantayla gittim, makyaj çantam bundan pek nasibini alamadı tabii! Yanımda neler mi götürdüm? Hemen göz atalım:

- Garnier Ambre Solaire Dry Mist
Öncelikle yaz kış kullanmamız gereken güneş kremi - ki ben güneş lekelerine çok takın bir cilde sahibim. Güneş kremlerinin yapış yapış olmasından nefret ettiğim için yağsız ve kolay emilen bu spreyi tercih ettim. 30 faktörü ile memnun da kaldım.

- Vaseline Intensive Care Spray Moisturizer
Vaseline'in kakaolu kremlerine bayılan biri olarak yeni çıkan sprey kremine kayıtsız kalamazdım. Arkada gördüğünüz makyaj çantasıyla birlikte satılıyordu, hala bulma şansınız var. Kokusu ve nemlendirmesini sevdiğim- uzun zamandır da kullandığım bir ürün, spreyini de sevdim.

- Fuss Wohl Avokadolu Ayak Kremi
Yazın özellikle denizde kuruyan ayaklar için krem gereklidir. Rossman'dan aldığım bu kremi çok sevdim, ayakları yumuşacık yapıyor. Peelinf kremi için de bloglarda olumlu yorumlar okudum, en kısa zamanda onu da deneyeceğim.

- Moroccan Argan Oil
Ayaklarımız gibi saçlarımız da yazın ekstra bakıma ihtiyaç duyuyor. Özellikle kuruyan saçlar için ve saç uçları için argan yağı oldukça etkili. Bunun yerine hindistan cevizi yağı ya da doğal zeytinyağı da kullanabilirsiniz. Hepsi saça kaybettiği nemi kazandırıyor ama düzenli kullanım şart!

- Clinique Moisture Surge
Cildimin resmen kana kana içtiği bir nemlendirici oldu. Yarıladım, biter bitmez yenisini alıyorum.

- Maden Suyu
Özellikle yazın maden suyunun cilde çok iyi geldiğini düşünüyorum. Ufak bir şişeye doldurduğum maden suyunu sık sık yüzüme sıkıyorum. Cildimi gözle görülür biçimde canlandırıyor. 

- Fa Pink Passion Roll-on
Daha önceki yazımda da yazmıştım, bu roll-on kokusuyla ve performansıyla yaz için ideal. O yüzden tatil çantama ilk attığım ürünlerden...

- Pastel Lip & Cheek Color Stick
Tatilde makyaj yapmayı sevmiyorum. Renkli kozmetik olarak götürdüğ
m tek ürün buydu. Yüzüme hafif renk versin diye allık olarak kullandım. Parlak ve krem yapısıyla bronz tene yakıştığını düşünüyorum.

Ve fotoğrafa eklemeyi unutmuşum, uzun zamandır severek kullandığım Isana Young Temizleme Mendilleri de tatil çantamın vazgeçilmezlerinden. En kalıcı makyajı bile çıkartıyor. Makyaj yapsam da yapmasam da cildimi yatmadan önce mutlaka temizlediğim için bu mendiller tatilde oldukça pratik oluyor. Severek kullanıyorum.



Dizi | Mr. Robot

10:06

Takip ettiğim çoğu dizi sezon arasına girince bana da yeni dizileri keşfetmek için zaman kalıyor. "Mr.Robot" son zamanlarda özellikle internette oldukça konuşulan bir dizi. Daha ilk bölümlerinden kendi kitlesini oluşturdu bile...

Dizimizin ana kahramanı büyük bir şirkette siber-güvenlik uzmanı olarak çalışan Elliot. Kafası zehir gibi çalışıyor derler ya işte o zeki ama anti-sosyal çocuklardan. Hayatı ev-iş arası geçip gidiyor. Yalnız yaşıyor ve ailesi olmadığı için-ya da biz öyle bildiğimiz için- derin bir yalnızlık çekiyor. Bu yüzden kendini programlara, yazılımlara vurmuş durumda...



Elliot'un hayatı bir gün bir grup bilgisayar korsanıyla tanışmasının ardından tamamen değişiyor. Kendisi gibi zehir çocuklardan oluşan bu grup beyaz hacker denilen faydalı korsanlardan.(alkışlıyoruz!!) Amaçları dünyadaki sömürü düzenine son vermek, ezilenleri uyandırmak. Modern çağ Robin Hood-luğu anlayacağınız.

Böyle bir grup, tabii bulmuşlar Elliot gibi sessiz sakin çocuğu kaçırırlar mı, hemen gruba dahil etmek istiyorlar. Ancak dahi çocuğumuzu durduran bir şey var: Bu hack işinin ucunun kendi şirketine dolayısıyla kendisine de dayanacak olması...,


Bir türlü nasıl hareket edeceğine karar veremeyen Elliot tam olarak vicdanı ve mantığı arasında kalıyor. Tüm bunlar olurken biz de Elliot'ı ve geçmişini yavaş yavaş keşfetmeye başlıyoruz. O 24 saat hiç susmayan kafasından neler geçtiğini dış ses yardımıyla dinliyoruz. Ve aile sırları da ufaktan izleyiciye sunulmaya başlayınca işler iyice arap saçına dönüyor (hem de ne arap saçı)



Oldukça güncel bir konuya sahip olan Mr.Robot, belki biraz da bu yüzden özellikle gençlere kolaylıkla hitap edip, fanlarını oluşturdu. Biraz bilgisayar vs. bilginiz varsa süper olur ama çok da önemli değil. İnsani duygular ve düzene dair sorgulamalar oluşturuyor dizinin bel kemiğini.

Elliot karakteri çok katmanlı bir karakter. Özellikle ilk sezonun sonunda giderek kimsenin beklemediği olaylar soğan gibi açıldıkça açılıyor. Ben ikini sezonun ortasındayım. Biraz ortalık karışık dizide ama senaristin en kısa zamanda kafamızdaki sorulara mantıklı yanıtlar vermesini umuyorum. 



Elliot'ı oynayan Rami Malek gerçek hayatında da böyle biriymiş gibi son derece rahat canlandırıyor karakterini. Sanki almışsınız "gel şu dizide 1-2 sezon oyna. Üç beş kuruş kazan" demişsiniz gibi doğal. Diğer rollerde ise hepimizi tanıdığı Christian Slater (hep senin yüzünden bu karışıklık ahh ahh), Carly Chaikin, Portia Doubleday, Martin Wallström ve Stephanie Corneliussen yer alıyor.

Sanal alemin karanlık dehlizlerinde dolaşırken, bolca "Dövüş Kulübü" biraz da "Anonymous" tadı fena gelmiyor insana. Bakalım 2. sezon sorularımıza cevap mı verecek yoksa bize yeni sorular mı sorduracak...

Film Yorum | Finding Dori (Kayıp Balık Dory)

09:51

Bu sene izlediğim kadar animasyon hiçbir zaman izlemedim desem abartmış olmam. Sanırım ruhum biraz sakinlik, güven ve animasyonlardaki o hayal dünyasına ihtiyaç duyuyor bilemedim. Pofuduk koltuğa, elinizde çayınız kahvenizle gömülüp, keyifli animeler izlemek kadar çok az şey iyi geliyor insana.

Başlıktan da anlamışsınızdır ayıla bayıla izlediğimiz kayıp balık Nemo'nun arkadaşı Dory ve o da benzer bir macera yaşıyor. Bu yüzden Nemo'yu severek izlediyseniz, onun kadar tatlı bir hikaye sizi bekliyor.
İşte tatlı küçüğümüz Dory. Ailesiyle mutlu mesut yaşayan Dory'nin pek de küçük sayılmayacak bir sorunu vardır: Dory kısa süreli hafıza rahatsızlığından muzdariptir - ailesi kendisine bunu hissetirmese de... Söylenen her şeyi 2 dakika sonra unuttuğu için defalarca sormakta ve hiçbir şeyi aklında tutamamaktadır. Anne babasıyla yaşarken bir şekilde sıkıntı olmayan bu durum Dory büyüdükçe biraz can sıkıcı hale gelmeye başlar.


Yaptığı yakın çevre keşiflerinden birinde dönüş yolunu hatırlayamayan Dory, birden kendini sonsuz maviliğin ortasında bulur. Ve hiçbir şey hatırlamadığı evine dönebilmek için zorlu bir yolculuk kendisini beklemektedir.

Bu uzuuuun yolculukta kendisine birbirinden ilginç ve tatlı karakterler de eşlik edecektir tabii. Yukarıda benim favorim ahtapot Hank'i görüyorsunuz. Dory ve Hank oldukça komik bir ikili oluyorlar. 


Miyop köpekbalığı Destiny ve o sesiyle beni benden alan beluga balinası Bailey de çok sevimli karakterler olmuş.

Hemen her Pixar animasyonunda olduğu gibi karakter çok başarılı ve eğlenceli aktarılmış beyazperdeye.

Sinemalarda dublajını izleyeceksiniz muhtemelen ama alt yazılı izlemeyi tercih ederseniz, filmin orijinal seslendirmelerinin ünlü isimler tarafından yapıldığı bilgisini de vereyim.


Ünlü talk-showcu Ellen DeGeneres Dory 'i seslendiriyor ve çok keyifli olmuş bence. Albert Brooks Marlin'i, Ed O'Neill ise favorim ahtapot Hank'i seslendiriyor. Dory'nin anne-babası sesleri de ünlü oyıncular Diane Keaton ve Eugene Levy'e ait.


Hem çocuklar hem de büyükler için çook keyifli, sizi okyanusların eğlenceli dünyasında götürecek tatlı mı talı bir animasyon Dory



Film Yorum | Me Before You (Senden Önce Ben)

21:45

Sanırım bu filmi dünyada izlemeyen sayılı azınlık içindeydim, şimdi rahat bir nefes alabilirim. Deliler gibi konuşulan filmi ben de bugün itibariyle izlemiş bulunmaktayım.

Hemen söyleyeyim kitabını izlemediğim için herhangi bir kıyaslama gitmeden, tamamen filmle ilgili yorumlarımı yazacağım.

İçinde bolca gülümseme ve duygusallık barındıran bir film "Me Before You" (Senden Önce Ben)

Zengin bir ailenin yakışıklı oğlu Will Traynor bir motor kazası sonucu tekerli sandalyeye mahkum kalır. Hayatını deli dolu yaşamaya alışmış Will alışmak zorunda olduğu hayatı ailesinin zoruyla kabullenmiş gibi görünür. 



Kendini akışa kaptırmış, hayatını bir şekilde devam ettiren Will'in kendisine bakıcı olarak gelenlerle de yıldızı pek barışmaz. Annesi ona uygun birini ararken karşısına komik Lou Clark çıkar. Bayan Traynor'ın bir bakıcıya Lou'nun ise acil bir işe ihtiyacı vardır. Bu güzel tesadüf, tuhaf görünümlü bu taşralı kızın hayatında yeni bir sayfa açar.



Önceleri aralarında pek bir diyalog kurulamayan Lou ve Will, birbirilerini tanımaya başladıkça birlikte daha keyifli vakit geçirmeye başlarlar. Will daha önce Lou kadar garip (giyinen) ve hayata böylesine pozitif bakan biriyle karşılaşmadığı için yavaş yavaş etkilenmeye başlar. Bu neşeli kız uzun zaman sonra ilk kez gülümsemesini sağlar. 


Lou içinse önceleri sadece para kazanmak için gördüğü bu iş, zamanla ona farklı dünyaların kapısını açar. Will ile dünyayı tanımaya başlar, daha önce hiç gitmediği, görmediği yerleri keşfeder. Ve tüm bu süre boyunca karşısındaki adamı anlamaya çalışır. Neden böyle davrandığını, neden hayata tutunmak için gayret göstermediğini...

Filmin sonu oldukça duygusal, özellikle kadın seyirciler için "mendil" uyarısı yapmam doğru olur sanırım. Bundan sonrası izlemek isteyenler için üç nokta olarak kalsın.

Jojo Meyes'in çok satan kitabından uyarlanan hikaye zaten beyazperde için oldukça uygun bir hikaye barındırıyor. Game of Thrones dizisi izleyenler için (Khaleesi karakteri olarak) tanıdık olan Emilia Clark şirin, tatlı kız rolüne gayet uygun olmuş. Ama o zorlama mimikleri ve sürekli kocaman açtığı gözleri beni ara ara rahatsız etmedi değil!



Yine aynı diziden Charles Dance'i izlerken sürekli Tywin Lannister'ı izlediğimi hissettim. Game of Thrones sonrası bu etkilerin olması kaçınılmaz. Diziyi zileyenler ne demek istediğimi anlayacaklardır.

Will karakterini canlandıran Sam Claflin ekrana müthiş yakışan bir oyuncu (öhömm öhööm) Kendisini neden daha önce hiç görmedim, kendime esef ederim. Diğer rollerde ise Janet McTeer, Matthew Lewis, Brandon Coyle yer alıyor. Yönetmen koltuğunda oturan isimse Thea Sharrock.

"Me Before You"(Senden Önce Ben) şöyle hafta sonu kafamı dağıtan, duygusal bir film izleyeyim diyen herkesi bekliyor.

Film Yorum | Approching The Unknown (Bilinmeze Yolculuk)

10:04

Sadece adıyla bile bili-kurgu hayranlarının dikkatini çekebilecek bir film "Bilinmeze Yolculuk"

Son yıllarda örneklerini izlediğimiz Mars gezegenine yapılan bir yolculuğu konu alıyor. Bunu okuyunca hemen geçen sene izlediğimiz Matt Damon'lı "Marslı" (The Martian) filmi geliyor. Konuları benzerlik gösterse de, bu sadece benzerlik olarak kalıyor, oldukça farklı şekilde işliyorlar Mars yolculuğunu. O yüzden iki filmi kıyaslamak -pek çok kişi bunu yapmış ama - bence anlamsız.



Kaptan William Stanaford amacı Mars'a koloni kurmak olan yolculuğun tek yolcusudur. Orada olmasının anlamlı bir de nedeni var tabii. Kendisi kumu çeşitli kimyasal tepkimelere sokarak H2O'yu yani suyu arıtabilmiş bir bilim insanı. NASA da onun bu buluşunu Mars'ta kullanması, gezegeni insan yaşamına uygun hale getirmesi için Stanaford'u bu görev için gönderiyor.

Bu yolcuğun insanlık için önemi tartışılamaz ama Stanaford için ayrı bir önemi var. Çünkü dünyayı terk ettikten sonra bir daha geri dönüşü olmayacak. Bu yolculuğa çıkmaya karar verdiği zaman -ve sırasında-  herkes "neden?" sorusunu soruyor ona. Stanaford'un kendine göre sebepleri var ve bunlardan bir an olsun bile şüphe etmiyor.



Yolculuk esnasında sürekli hem görevinin sorumluluğu hem de aldığı kararın ağırlığı altında ezilmeye başlıyor. Ve bu dakikadan itibaren uzay boşluğunda tek başına yol alan yapayalnız bir adamın sorgulamalarını izlemeye başlıyoruz. filmin bilim-kurgu çizgisinden çıkıp dram kulvarına geçmesi de burada başlıyor. O klostrofobik ortamın verdiği baskıyı izleyiciye çok güzel geçiren oyuncu Mark Strong, yalnızlığını ve kimi zaman hissettiği o büyük çaresizliğini de ok güzel gösteriyor beyaz perdede...




Konusunu bir yana bırakın, her şeyden önce uzayın büyüklüğü ve sonsuzuğu karşısındaki acizliğimiz ve ufaklığımız bile bu filmi etkileyici kılmaya yetiyor. Filmin özellikle ikinci yarısından sonra gördüğümüz o uzay görüntüleri de tek kelimeyle nefis!!

Evet "Approaching The Unknown" bir varış hikayesi değil, tam olarak bir yol hikayesi. Daha çok bir insanın kendiyle, hayatla ve dünyayla hesaplaşması belki de... Filmi beğenmeyenlerin en çok eleştirikleri nokta olan bu kısım, benim filmi anlamlı bulmama neden olan kısım aslına bakılırsa. Çünkü bu derin ve cevabı olmayan soruları sanırım herkes sormuyor kendine, soranlarsa ekranda izledikleri kişiyle özdeşleşmeyi bu nedenle sağlayabiliyorlar. 

Filme dair tek eleştirim Stanaford karakterinin dünyada bıraktığı geçmişini, ailesini ya da nedenlerini daha iyi anlamak isterdim. Yönetmen geçmişten çok "an"a odaklanmayı seçtiği için boşlukları izleyici olarak bizim doldurmamız gerekiyor.


Yönetmen ve hikayenin  Mark Elijah Rosenber'e ait olduğu bu 1,5 saatlik filmde Mark Strong, Luke Wilson, Sanaa Lathan ve Charles Baker rol alıyor.

Film Yorum | Blood Father (Kan Bağı)

09:18

Eski çamlar bardak oldu ama bizim eski tüfekler hala fişek gibi...
2011 yılından beri beyazperdede izlemediğimiz Cesur Yüreğimiz yine eskisi kadar güçlü, kıvrak ve de espritüel.


Mel Gibson ekranda izlemeyi sevdiğim oyunculardan biri. Özellikle filmlerindeki o beni benden alan çatlak adam tiplemeleriyle... Seviyorum bu adamı...


"Blood Father" (Kan Bağı) da istisna değil. Gibson, Link adında eski bir suçluyu canlandırıyor. geçmişi pek de temiz olmayan Link, bir gün her şeyi geride bırakıp, beyaz bir sayfa açmaya karar veriyor. California'nın çöllerinde bir yerlerde kendine ufak bir dövmeci açıyor - Missing Links Tattoo

Link yaşıtı arkadaşlarıyla mazbut bir biçimde yuvarlanıp giderken, kendini bir anda hiç beklemediği bir kovalamacanın içinde buluyor.

"Ben kendime bakarım tamam mıı" kafasındaki ergenimiz Lydia, bir süre önce birlikte yaşadığı annesini terkedip kendi ayakları üzerinde durmaya karar verir. Ama hoooop birden kendini uyuşturucu kartelininiçinde bulur. Silahlar ortaya çıkıp asi kızımız korkmaya başlayınca bilin bakalım kimi arar? Yıllardır görmediği babasını tabii...


Babalık böyle bir şey işte... Link yemin ettiği her şeyi bozar ve bu kovalamacada kızına yardım eder. Eski bir suçlu olması, ona, hem hayatta kalmada hem de hapishanede edindiği bağlantıları kullanıp kızını korumasında yardımcı olacaktır. Anlayacağınız kızına zamanında yeterli ilgi göstermeyen bir baba ve asi kızının o duygusal hikayesi yine karşımıza çıkıyor.

Tabii tüm bu silahları, çeteleri vs. izlerken bizi ekrana asıl bağlayan Gibson'ın oynadığı Link karakteri. Her zamanki gibi izlemesi çok keyifli bir oyunculuk sergiliyor Avustralyalı oyuncu. Kızını canlandıran Erin Moriarty Selena Gomez dublorü olarak kendine bundan sonra iş bulabilir. Tatlı kız kontenjanından kadroda.


Filmin güzel bir sürprizi de karakter rollerinde sevdiğimiz ve takdir ettiğimiz William H.Macy'i izlemek. Michael Parks da "Preacher" rolünde gayet etkileyici bir performans sunuyor.

Yönetmenliğini Jean-François Richet'nin yaptığı film Peter Craig'in aynı adlı romanından beyaz perdeye uyarlanmış.

Bir Gibson-sever olarak "Blood Father"ı (Kan Bağı) keyifle izledim. Gibson baharat gibi, oynadığı her filmi lezzetlendiriyor.

Hafta sonu, bol baba-kız duygusallığı gölgesinde bir tutam aksiyon izlemek isteyenler için film uygun bir tercih olur.

Film Yorum | The Other Side of The Door (Kapının Diğer Tarafı)

22:15

Korku filmi sevenler için "iyi" kıvamını tutturacak filme rastlamak pek kolay değildir. Filmin sizi içine alması biraz da konunun etkileyici olmasına bağlıdır. "The Other Side of The Door" (Kapının Diğer Tarafı) belki sıkça izlediğimiz bir hikayeyi konu alıyor ama yönetenin seyirciyi korkutma konusundaki başarısı su götürmez.


Evlenip Hindistan'a yerleşmeye karar veren genç bir çiftle tanışıyoruz filmin başlarında. Bu egzotik ülke filmin hikayesiyle de ileride bir yerde kesişiyor zaten. 


Mutlu bir aile tablosu beklerken, birden yönetmen bizi 6 sene sonraya götürüyor. Trajik bir kaza sonrası oğullarını kaybeden Maria ve Michael'in hayata tutunmaya çalışmalarına tanık oluyoruz. Ve tabii güzeller güzeli minik kızları Lucy'nin de...


Maria oğlu Oliver'ın ölümünden kendini sorumlu tutuyor ve sürekli büyük bir suçluluk duygusu içinde yaşamaya çabalıyor. Ne kocasının uğraşları ne kızının varlığı onu asla normale döndüremiyor.

Bir gün, evlerinde çalışan yardımcı kadın Anushka, Maria'ya bu suçluluk duygusundan kurtulması için bir yol olduğunu söylüyor.


Uzak  bir köyün sonundaki ormanda bulunan bir tapınaktan bahsediyor ona. Bir inanca göre bu tapınak iki dünya arasında bir geçit. Bu tapınağa giderse gece yarısı oğlunun ruhuyla konuşup, ondan af dileyebileceğini anlatıyor Anushka. 
Ancak yapmaması gereken tek bir şey var:"Ne olursa olsun tapınağın kapısını asla açmamak"

Maria herkesten habersiz o tapınağa gidiyor ve aklındaki tek şey oğluyla konuşmak. Saatler gece yarısını vurduğunda tapınağın kapısının ardından incecik bir ses duyuluyor: 
"Anne??


96 dakikalık filmin özellikle ilk yarısı izleyicinin merak duygusunu oldukça kabartıyor. Özellikle tapınak sahnelerinde film türünün hakkını veriyor gerçekten. İkinci yarıya girerken klasik korku filmi tekrarına girse de sonuna kadar belli bir seviyeyi tutturuyor bana göre. Hele o son sahnesiyle yönetmen Johannes Roberts, izleyiciye hoş bir şekilde veda etmeyi de başarıyor. 

Başrollerde "The Walking Dead"den hatırlayacağımız Sarah Wayne Callies'e Jermey Sisto, minik Lucy rolünde de Sofia Rosinski eşlik ediyor. Her ne kadar eleştirmenlerden oldukça düşük puanlar alsa da, gerilimin güzel kullanıldığı bir film olmuş "The Other Side of The World" (Kapının Diğer Tarafı). 

Film Yorum | The Angriest Man In Brooklyn (Asabi Adam)

09:46

"The Angriest Man In Brooklyn" (Asabi Adam) IMDB'den 5,7 gibi nispeten vasat bir puan alsa da, bence bir kez değil, zaman zaman izlenmesi gereken filmlerden... Herkesin - ya da sevdiği birinin-  başına gelebilecek bir olayı konu alan ve çoğumuzun kendine sorduğu sorduğu "neden, nasıl, niye" sorularının cevabını bulmayı bize bırakan bir film.

Afişte Robin Williams adını görünce kafanızda bir komedi filmi imajı oluşmasın. Yer yer komedi unsurları taşısa da tam anlamıyla bir dram filmi. Williams'ı daha çok komedi tarzı filmlerle tanımış olduğumuz için, bu tarz filmlerdeki başarısını izleyince, gerçek bir oyuncunun türlerden ya da konulardan bağımsız nasıl olması gerektiğini bir kere daha hatırlıyoruz. 


Williams'ın canlandırdığı Henry Altman, büyük şehirde yaşayan herkesin birebir aşına olduğu bir karakter. Gergin, sinirli, hep bir yerlere, bir şeylere yetişmeye çalıştığı için hayatı ıskalayan orta yaşlı bir şehirli. Ta ki bir gün acı bir şekilde hayatın ne kadar kısa olduğunu öğrenene kadar!

Kendi doktoru tatilde olduğu için Dr. Sharon Gill'e muayene olmak talihsizliğinde bulunan Henry, hayatının en acı haberini en trajikomik şekilde alacaktır. Mutsuz, hayatından bezmiş bir de kedisi apartmanın 8. katından atlayarak intihar etmiş olan Dr. Sharon, böylesine depresif bir durumdayken, beyin anevrizması olan Henry ile karşılaşınca işler biraz karışır.


Ekstra mesai yapmaktan yorulmuş ve hastalarla uğraşmaktan bıkmış Dr. Sharon, Henry'e hastalığını anlatmaya çalışırken, gerginliğinin ve Henry'nin -doğal olarak- ardarda gelen soruları yüzünden hiç istemediği bir şey yapar: Henry'e yaşamak için sadece 90 dakikası kaldığını söyler.

Böyle bir şey, bir anda yüzüne söylenen herkes gibi Henry de önce ne yapacağını bilemez. Biraz olsun sakinleşince ise son saatlerini nasıl geçirmesi gerektiği konusunda bir yol haritası çıkarır kendine.



Bu sırada yaptığından pişman olan Dr.Sharon ve bu durumdan haberdar ettiği Henry'nin ailesi ile Brooklyn sokaklarında büyük bir kovalamaca başlar. Onlar Henry'i bulmaya çalışırken Henry'de geçmiş günlerinin ve hatalarının peşine düşmüştür.

Yönetmenliğini Phil Alden Robinson'un yaptığı ve senaryosu "The 92 minutes of Mr.Baum" adlı filmden uyarlanan "The Angriest Man In Brooklyn" (Asabi Adam) bence aldığı puandan çok daha fazlasını hak ediyor. Son dakikasına kadar Williams'ın müthiş oyunculuğuyla ayrı bir tat kazanan film dram türünün de güzel bir örneğini sunuyor bizlere. 

Williams dışında kadrosunda Mila Kunis, Peter Dinklage, Hamish Linklater ve Melissa Leo bulunan film, hayatın her dakikasının ne kadar önemli olduğunu - bir kere daha - hatırlamak isteyen herkes için...

Film Yorum | Brookyln

12:25

Ülkemizde yeni gösterime giren "Brooklyn" aslında 2015 yılına ait bir film. Muhtemelen adını Oscar törenlerinde de duymuşsunuzdur çünkü "En İyi Kadın Oyuncu" ve "En İyi Uyarlama Senaryo" dallarında adaylıkları vardı. Ülkemizde gösterim tarihinin bu kadar geç kalmış olması ilginç.

Saoirse Ronan'ın siması size oldukça tanıdık gelecektir "Göçebe", "The Lovely Bones " gibi filmlerin başarılı oyuncularından biriydi. Gelecekten 1950'lere doğru hızlı bir dönüşle kendisini İrlanda'nın minil bir sahil kasabasında izliyoruz.


Herkesin birbirini tanıdığı, kısıtlı imkanları ve boğucu atmosferi ile gençlerin terk-i diyar etmek istediği o küçük kasabalardan birinde ablası ve annesiyle yaşıyor Eilis Lacey. Cam fanusundan kaçmayı o kadar istiyor ki bir yolunu bulup yeni dünya Amerika'ya Brooklyn'e giden bir gemide buluyor kendini.

Tek başına ve içinde yüzlerce soru işaretiyle dolu yolcuğu filmin duygusal sahnelerinin başlarında yer alıyor. Okyanusu aşarken içinde bulunduğu durum güzel tasvir edildiği için biz de bu küçük, çaresiz kız için ister istemez endişe ediyoruz.




Amerika'ya ayak bastığında hiç bilmediği bir ülkeye alışma süreci başlıyor bu kez. Hiç bilmediği kalabalık sokaklar, hiç tanımadığı yüzler ve aşına olmadığı bir kültür...Ve en önemlisi "hasret"! Ona bu imkanı bulmada yardımcı olan rahibin dediği gibi "Hasretin seni öldüreceğini sanırsın ama bir süre sonra mutlaka alışırsın hatta hiç yaşamamışsın gibi gelir bu duygu zamanla"


Zor geçen zamanlar öylesine duygusal ve akıcı anlatılmış ki izleyicinin Eilis'le empati kurmaması mümkün değil. (Benzer deneyim yaşayanlar için çok da tanıdık gelecek) Bu kırılgan ve naif kızın gün be gün güçlenmesi ve hayata tutunması hızlanırken hayatına giren bir erkek onu doğru seçimi yaptığı konusunda iyice cesaretlendirir. Yeni ülkesinde hayatını paylaşacağı birinin olması Eilis'in yaşadıklarına bambaşka bir gözle bakmasını sağlayacak.



Ancak  İrlanda'dan gelen bir haber filmin hikayesinin yönünü tamamen değiştirecek.


Ailesinden, topraklarından ayrılıp bambaşka bir ülkede yeni bir yaşam kuranların bilindik, tanıdık öyküsünü anlatıyor Brooklyn aslında. İnsan denen varlığın yeniliklere adapte olmada ne kadar güçlü olduğunu, sevdiklerine ve köklerine karşı da ne kadar hassa olduğunu... İlginç bir hikaye anlatmasa sa özellikle Saoirse Ronan'ın başarılı performansı filme farklılık katıyor ve başından sonuna sıkılmadan izlemenizi sağlıyor.

Dram filmi sevenler için bir hafta sonu alternatifi olabilir ama büyük beklentilere sahip olmadan...
Blogger tarafından desteklenmektedir.