Kasım Ayı Film Listesi

22:46

Geçen ayki film listemi 3 eksikle tamamladım. Tabii liste dışına bolca çıktım. Bu film bolluğunda mecburen araya izlemek istediğim filmleri sıkıştırıyorum.

Bakalım bu ay film listemde neler var:



Captain Fantastic 
Elle ☠
Julieta ☠
☠ Other People ☠
☠ The Road Within ☠
☠ In The Deep ☠

☠ Backtrack
Deepwater Horizon ☠
Maggie's Plan
Dukhtar
☠ Le Dernier Vol ☠
Sully
Storks
The Girl On The Train
☠ The Birth of A Nation ☠
Jack Reacher / Never Go Back
The Accountant
Don't Breathe
Ma Ma
Mustang

Film Yorum | 13 Hours: The Secret Soldiers of Benghazi (13 Saat: Bingazi'nin Gizli Askerleri)

22:49

"13 Saat: Bingazi'nin Gizli Askerleri" Arap baharı döneminde Libya'da bulunan Amerikan konsolosluğu ve CIA üssüne yapılan bir saldırı konu alıyor. Bu konsolosluğu kapatmamaktaki ısrarları ve konsolosluk çalışanlarını çok az bir koruma desteğiyle yalnız bıraktıkları gerekçesiyle zamanında oldukça eleştirilmişti Amerikan hükümeti.

Filmin içinde bir tutam hükümet eleştirisi olsa da, Hollywood'un bu tarz filmlerdeki milliyetçi tutumu hepimizce malum. Ama filmi sadece bu eleştirel gözle izleyip diğer detayları es geçmek çok da doğru değil kanımca.



Arap baharı sırasında yükselen milliyetçilik ile bu ülkelerde bulunan yabancılara özellikle batılı ülkelere karşı artan nefret filmin başlarında patlamaya hazır bir bomba misali hafiften hissettirmeye başlıyor kendisini.

Az sayıda çalışamı ve güvenlik elemanıyla Amerkan Konsolosluğu'nu görüyoruz. CIA bürosu da burada olduğu için oldukça özel bir nokta. Ama ne var ki Amerikan hükümeti böyle bir endişeye kapılmamış ve onları çölün ortasında "kendi başınızasınız" diyerek yalnız bırakmış.

Konsoslosluğun çevresinde yavaş yavaş beliren hareketlilikten bir aksiyon çıkacağını bekliyoruz izleyciler olarak. Ve beklediğimiz de kısa sürede gerçekleşiyor. Konsolosluğu işgal etmek isteyen isyancılar engelleri kolayca aşıyorlar çünkü içeride zaten kendilerine direnecek koruma yok.


O zamanda değin şeflerinin emriyle burunlarından soluyarak bekleyen 6 özel asker konsolosluğun ateşe verilmesinin ardından olaya el koyuyorlar. Bundan sonrasında neredeyse filmin sonuna dek durmayan bir aksiyon izliyoruz hep beraber.

Klasik en büyük asker bizim asker güzellemeleri ve her askerin bir bekleyeni var duygusallıklarını kenara bırakırsak- ki bunlar bu tarz filmlere bir çay kaşığı duygusallık katar, izleyenin empati kurmasını sağlar- film tamamen aksiyon üzerine kurulu.

2 saat 24 dakika süren filmin 1 saatten fazlası çatışma görüntüleri ile geçiyor. Ama filme keyif veren de bu sahneler. Sanki bir bilgisayar oyunundaymışçasına filmin içinde hissetmenizi sağlıyor ki bu bence yönetmen Michael Bay'in bir başarısı. En son bu keyfi Bin Ladin'in yakalanışını anlatan "Zero Datk Thirty"de almıştım.


Türkiye'nin son yıllardaki politik duruşuna da çok ufaktan değinildiği film özellikle aksiyon severleri pek memnun edecek diyebilirim. "Pearl Harbor" Armageddon" ve "Transformers" serisi ile tanıdığımı Michael Bay kendinden bekleneni veriyor, sonuçta bu bir sanat filmi değil.

Mitchell Zuckoff'un bu saldırıya katılan askerlerin anılarını derleyerek yazdığı "13 Hours" kitabından uyarlanan filmin başrollerinde John Krasinski, James Badge Dale, Pablo Schreiber, David Denman, Max Martini ve Dominic Fumusa yer alıyor.

Sonuç olarak aksiyon sahnelerine bayıldığım, özellikle son 60 dakikanın nasıl geçtiğini anlamadığım bir film oldu. Bu tarz film sevenlerin de benzer duygularla izleyeceklerini düşünüyorum.


Saç Nemlendirme Maskesi Toni&Guy vs. Yves Rocher

11:37
Benim gibi kuru ve zor şekle giren saçlara sahip olanların sanırım en büyük sorunlarından biri nemsizliktir. Hele bir de saçlarınıza boya ya benim gibi açma işlemi uygulandıysa bu sorun daha da artar.



Normalde saçlarıma mutlaka saç kremi ve durulanmayan krem ya da bakım yağı kullanan biriyim. Ama düzenli saç şekillendiriciler (maşa, fön vs.) de kullandığım için artık saçlarımdaki o kuru ve cansız görüntü daha gözle görülür bir hale gelmeye başladı.

Ben de bu soruna daha derin bir etkide bulunacak saç maskelerine yöneldim. İlk denediğim maske Yves Rocher'nin Nutri Repair saç maskesi oldu.



Hem Yves Rocher'nin bitkisel içeriğine güvendiğim için hem de genel olarak olumlu yorumlarına rastladığım için hiç düşünmeden aldım bu maskeyi. Yukarıda da gördüğünüz gibi dibini gördüm bile. Evet saçları yumuşatan, kolay açılmasını sağlayan ve harika kokan bir ürün. Çok fazla kullanır ya da saçınızı iyi durulamazsanız yağlı bir görüntü verebilir çünkü içinde jojoba ve shea yağları var.

Ortalamanın üzerinde ve saçıma iyi gelen bir üründü diyebilirim. Ama benim saçlarım öylesine yıpranmış ki bu ürün bile yetmeyince Watsons satış görevlisinin tavsiyesi ile Toni&Guy'ın Yeniden Yapılandırıcı Maskesini (Nourish Reconstruction Mask) aldım. 



2 haftadır kullandığım bu ürüne tek kelimeyle ba-yıl-dım. Zaten Toni&Guy ürünlerinin hastasıyım ama benim o kuru saçlarımı yumuşacık yapacak denli etkili bir maske olacağını açıkçası tahmin etmemiştim. Hem de ilk yıkamasa saçlarımı daha yumuşak, daha parlak yaptı. Kokusu da en Yves Rocher'nin ki kadar güzel. (Fiyatı 36 TL)

İki maskeyi kıyaslamam gerekirse Toni&Guy'ı daha yıpranmış ve nem isteyen saçlara tavsiye ederim. Ama Yves Rocher de başarılı bir ürün, sadece Toni&Guy kadar etkili değil diyebilirim.



Siz bu ürünleri kullandınız mı? 
Nem vermede hangisini daha etkili buldunuz?

Film Yorum | Free State of Jones (Özgürlük Savaşçısı)

11:56
Bazı filmleri başarılı yapan anlattıkları hikayesi, bazılarını benzerlerinden ayıransa oyuncu seçimidir. İşte "Özgürlük Savaşçısı" ikinci gruba girenlerden. Daha önce pek çok başarılı örneğini izlediğimiz Amerikan iç savaşı ve bağımsızlık mücadelesi üzerine kuruyor hikayesini.



Ama bu filmi bence izlenir kılan konusundan ziyade Matthew McConaughey'nin müthiş oyunculuğu. Oynadığı her filme bir şekilde farklılık katan oyuncu burada da keyifle izlenen bir oyunculuğa imza atıyor.

Son zamanlarda gerçek hikayeleri beyazperdede daha bir sık izlemeye başladık sanki. Film de Amerikan iç savaşının bilinen karakterlerinden Newt Knight'ın - bir nevi - biyografisini anlatıyor. 

Filmin ilk sahneleri şiddet içeren kimi zaman izlenmesi oldukça zor olan görüntüler içeriyor. Kim için ne için savaştıklarını bilmeyen insanlar, cepheye sürülmüş oyun çağındaki çocuklar. İlk dakikalarda hikayenin anti-savaş fikrine sahip olduğunu anlıyorsunuz.



Ve sonra Newt Jones'la tanışıyoruz. Tek kurşunla hayatını kaybeden yeğenini evine götürüp kendi elleriyle toprağa vermek için cepheden ayrılıyor. Bu kayıp ve etrafında ölen, yaralanan, acı çeken yüzlerce insan Jones'un neden savaştıklarını sorgulamasına da yol açıyor.

Eve döndüğü zaman, askerlerin savaş bahanesiyle yerli halkı soyduğunu görmesi üzerine savaşanlara karşı savaşmaya karar veriyor. Asker kaçağı olduğu için yakınlarda bulunan bir bataklığa saklanıyor - kendi gibi savaşmak istemeyen köleler ile birlikte...

O zamanlar güneyde olan köle sistemine çok sıcak bakan biri değil Jones. Bu nedenle kasaba halkı gibi kölelerden uzak durmak yerine onları dinliyor, özgürlük isteklerini destekliyor.



Savaşın artan baskısı nedeniyle kasabadaki diğer bazı çiftçiler de Jones'a katılınca, bilinli bir şekilde bir araya gelmeyen ama aynı amaç için mücadele eden küçük bir birlik kurulmuş oluyor.

Ordu tarafından duyulunca pek de hoşa gitmeyen bu hareket, katılanların "asi" olarak suçlanmasına neden oluyor. Bundan sonrasında Jones ve arkadaşlarınının mücadelesi, sadece kendileri için değil özgürlükleri için savaşan köle arkadaşları için de oluyor. 

Bu mücadelesi bir şekilde özel hayatını etkileyecek ve torunlarına, yıllar sonra bile devam edecek bir hesaplaşma miras bırakacaktır.



Filmin ikinci yarısında yönetmenin daha fazla vurguladığı siyahların özgürlüklerini kazanmak için yaptıkları mücadeleler, eşitlik yasalarına rağmen kendilerine uygulanan ayrımcılık hikayeyi daha duygusal bir yöne çeviriyor. 
Kölelerin ilk kez katılacakları seçime oy vermeye giderken yaşadıklarını izlerken çok etkilendim. Zaten insan olup, başka bir insana dili, dini, ırkı ya da inançları yüzünden ayrımcılık uygulanmasını doğru bulmak zaten mümkün olamaz!

Newy Knight'ı canlandıran Matthew McConaughey -yukarıda da söylediğim gibi- yine yine harika bir oyunculuk sergiliyor. Bu adamın oynadığı ve imzasını atmadığı bir film yok sanırım. 



Diğer rollerde ise güzel Gugu Mbatha-Raw, McConaughey'den kimi zaman rol çalan karizmatik Mahershala Ali, Keri Rusell ve Thomas Francis Murphy yer alıyor.

Film gerçek bir hikayeden yola çıkılarak, filmin yönetmenliğini de yapan Gary Ross tarafından beyazperdeye aktarılmış. (Hikayenin gerçek kahramanlarıyla filmin sonunda tanışıyoruz.)

İnsan olmanın gerekleri üzerine duygusal ve ilham verici bir film izlemek isteyen herkese tavsiye edilir.


Film Yorum | The Infiltrator (Muhbir)

11:58

Pazar günü Hürriyet Pazar'da Yenal Bilgici'nin "Narcos'u dize getiren adamın sıradışı hikayesi" yazısını büyük bir keyifle okudum. Büyük uyuşturucu kartellerinin içine sızan ajan Robert Mazur'un Pablo Escobar çetesinin finans kaynaklarına ulaşma hikayesini anlatıyordu. Yakın zamanda kitap olarak piyasa sürülen bu hikayenin filminin de olduğunu öğrenince keyfimi tahmin edersiniz. 

Hele bir de filmin başrol oyuncusunun Mr. Heisenberg olduğunu öğrenince...


Gerçek hikayeler her zaman kurgudan daha çok etkiler izleyiciyi. Filmi nefes almadan izlememin en önemli nedeni buydu. Bu kadar güçlü bir kartelin, acımasız insanların içine sızması ve hayatı neredeyse pamuk ipliğine bağlıyken renk vermeden görevini büyük bir ustalıkla tamamlaması kesinlikle takdire şayan! İzlemesi bu kadar zorken bunu yaşaması nasıldır tahmin bile edemiyorum.

Mr.Heisenber Mafyalara Karışmış

Ekip arkadaşları ile birlikte daha önce böyle görevlerde yer alan Rober Mazur yeni görevlerinin Escobar'ın kara para aklama görevini ortaya çıkarmak olduğunu duyunca projeyi başlatan o cümleyi söyler: Onlara ulaşmak için uyuşturucuyu değil parayı takip etmemiz gerekir.

Mazur ya da görevdeki adıyla Bob Musella büyük çaplı parayı legal yollarla aklayabileceği bilgisini hafiften kartelin tabanındaki adamlara duyurmaya başlar. İşini gayet temiz ve hızlı yapması Musella'nın giderek göze girmesine ve tabii giderek daha tepedeki yöneticilerle tanışmasını sağlar.



Bu kimliğiyle giderek sevilen ve güvenilen biri haline gelen Musella, özel hayatını da bir şekilde kamufle etmek için, kendi gibi ajan arkadaşı Kathy Ertz ile bir nişanlılık hikayesi uydurur. Halbuki gerçek hayatta evli ve 2 çocuk sahibidir. Ancak eşi Evelyn çocuklarının böyle bir tehlikenin içinde kalmasını istemez eve evi terkeder. Bundan sonra Mazur artık tek başınadır.

Bir yandan ajanlık görevlerini yapmaya çalışırken bir yandan da bu kadar tehlikeli ve güçlü adamların yanında olmak, onların hayatlarını yaşamak Mazur ve Kathy'nin bakış açılarında da etki etmeye başlar. Hatta giderek yakalamaya çalıştıkları insanlarla empati kurmaya başladıklarını fark ederler. Gizli görevler içindeki Stockholm sendromu bu olsa gerek...



Özellikle Narcos dizisini sevenler için kaçırılmayacak bir film "Muhbir" (The Infiltrator). Özellikle filmin son çeyreğindeki o düğün sahnesi gerçekten etkileyici. 

Başrollerinde "Breaking Bad" dizisinden tanıdığımız Brayn Cranston, Daine Kruger, John Leguizamo ve Benjamin Bratt'in olduğu filmin yönetmen koltuğunda Brad Furman oturuyor. Senaryo ise Robert Mazur'ın otobiyografik kitabından uyarlanmış.

Filme dair tek eleştirim hikayede Escobar'a biraz daha yer verilmesi olurdu - kendisini çok kısa bir süreliğine görüyoruz o kadar. Bunun dışında keyifle izlediğim bir ve bu konuya ilgi duyanların kesinlikle kaçırmaması gerekir diye düşündüğüm bir film oldu.



Film Yorum | The Good Neighbor

12:05

Daha önce "Alice Harikalar Diyarında", "Thor" ve "Siyah Giyen Adamlar 3" gibi filmlerde  sanat yönetmeni olarak görev yapan Kasra Farahani'nin ilk uzun metrajlı filmi "The Good Neighbor" başından sonuna izleyecilerin merak duygusunu yüksek tutmayı başaran bir film. 
Efsane oyuncu James Caan'da cabası...


Yaramaz liseliler Sean ve Ethan "yapsak yapsak bugün ne muzurluk yapsak?? diye düşünürlerken akıllarına ilginç bir deney yapma fikri gelir. Aklınıza bilim adına faydalı bir şeyler falan gelmesin. Kobay olarak pek tekin olmayan yaşlı komşuları üzerinde yapmayı planladıkları psikolojik bir testtir bu.


Evin içine kuracakları düzeneklerle evin içinde paranormal olaylar gerçekleşmiş süsü verecekler, evin sahibi Harold neler oluyor diye koştururken, kameradan adamı izleyip eğleneceklerdir. Plan budur ama acaba her şey bekledikleri gibi gidecek midir??

Harold'ın evde olmadığı bir gün, bunu fırsat bilip eve çeşitli düzenekler kurar, evin her yerine gizli kameralar yerleştirirler, Sonra odalarına geçip zavallı adamcağızı izlemeye başlarlar. 

Ufak olaylarla başladıkları bu psikolojik deney gün geçtikçe daha sinir bozucu bir hale gelir. Tüm bunlar olurken psikolojisi bozulmaya başlayan Harold'daki bazı tuhaflıklar çocukların dikkatini çekmeye başlar.



Zaten sessiz sakin bilinen, kimseyle diyaloğa girmeyi tercih etmeyen Harold, günün bazı saatlerini evin bodrum katında geçirmektedir. Normal zamanda kilitli olan bodruma kamera da yerleştiremedikleri için Sean ve Ethan, Harold'un aşağıda ne yaptığını gidereke daha fazla merak etmeye başlarlar. Ve bu merakları onları hiç beklemedikleri bir sona doğru götürecektir.

Benzerini pek çok kez izlediğimiz bu film, farkını ilk yarı değil ikinci yarıda ortaya çıkartmaya başlıyor. Yönetmenin hiç beklemediğimiz anda bizi farklı bir yöne döndürmesi izleyici olarak bizi hem şaşırtıyor hem de biraz duygusallaştırıyor açıkçası.


Ben filmi başından sonuna kadar merak ederek izledim ve IMDB'den aldığı 6.2'lik puanı da hak ettiğini düşünüyorum. Caan'ın tekinsiz görüntüsü, liseli gençlerin (Logan Miller & Keir Gilchrist) acımasızlığı ve evin o karanlık, rahatsız edici atmosferi ile "The Good Neighbor" gerilim filmi sevenlerin tercih edebileceği bir film. Bakalım filmin sonunu nasıl bulacaksınız?

Dizi Yorum | Narcos

12:15

Düzenli takip ettiğim dizilerin sezon araları sırasında bir tavsiye üzerine başlamıştım "Narcos"a. İlk bölümünden itibaren beni saran bir dizi oldu ve ikinci sezonunu merakla beklemekteydim. 

Geçtiğimiz ay Netflix'in ikinci sezonu yayınlamasıyla bekleiş sona erdi ve ben tüm bölümleri bir çırpıda izleyiverdim.  Zaten "Narcos" tam da böyle bir dizi. İlk bölüm sizi sardıysa diğer bölümleri nefessiz izleyeceğinizin garantisini verebilirim, hele ki polisiye-dram tarzını seviyorsanız.



Konusunu sanırım bilmeyen yoktur, Kolombiya'lı ünlü uyuşturucu baronu Pablo Escobar'ın hayatını konu alıyor. Gün geçtikçe büyüyen bir imparatorluk, önce ülke içinde daha sonra ülke dışındaki uyuşturucu trafiğini yönetme, ardından hükümetle giriştiği güç savaşı ve siyasete soyunması bu hikayenin ne kadar ilginç olabileceği konusunda size biraz ipucu verir sanırım.

Escobar'ın hikayesi yavaş yavaş ilerlerken, biz hikayenin diğer yanını ülkede görevli Amerikan narkotik polisleirnin gözünden de izliyoruz - ki Ajan Pena'yı oynayan Pedro Pascal'ı izlemek büyük keyifti.

Escobar'ın neden halk tarafından ilahlaştırıldığı (özellikle doğduğu yer olan Medellin'de), polislere karşı korunduğu hatta heykelinin bile yaptırıldığını bölümler ilerledikçe anlamaya başlıyoruz. Giderek devleşirken hükümete karşı nasıl böylesine cesur olabildiğini ve paranın pek çok kapıyı kolayca açabildiğine de...

Dizi boyunca bana göre Escobar'ın acımasız yönüne vurgu yapmaktan çok, yönetmen nasıl bir aile babası olduğunun, ailesini korumak için neleri göze alabileceğinin altını daha çok çizmiş. Bazı zamanlar izlerken Escobar'a tuhaf bir acıma duymamız da sanırım bu yüzden. Yoksa yüzlerce insanı gözünü kırpmadan öldürmüş (bunların içinde çocuklar da var), kendini kanunun üzerinde tutmuş, servetini yasa dışı yollardan kazanmış bir adama böyle bakabilmek kolay olmasa gerek!

Dizinin ilk sezonuna anında sizi saran ve merak duygunuzu hep yüksekte tutan bir çizgideyken, ikinci sezon resmen nirvana yapıyor. Olayların daha karmaşıklaştığı, aksiyonun fazlalaştığı ve bazı karakterlerin hikayeyi zenginleştirmek için eklendiği (Carillo desem?) ikinci sezon "keşke hiç bitmese" cümlesini kurdurtuyor adama! Ama maalesef her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi hikayemizin de sonu ikinci sezonda bizi bekliyor.
Başrollerde Escobar rolünde Wagner Moura (kendisi Brezilyalı olduğu ve İspanyolcayı aksanlı konuştuğu için Latin seyircilerden epey bir tepki almış), Amerikalı polisimiz Boyd Holbrook, yakışıklı diğer polisimiz Pedro Pascal, acımasız La Quica rolünde Diego Catano, Limon Leynar Gomez'in olduğu dizinin yönetmenliği, senaryosu ve yapımcılığı ise 3 isme ait: Carlo Bernard, Doug Miro ve Chris Barcato.

Neyse ki dizinin yüksek ratingleri yapımcıları memnun etmiş olmalı ki üçüncü ve dördüncü sezon için anlaşmaya varılmış. Hikaye eski tadını verir mi bilinmez ama dizinin bundan sonraki kısmının Ajan Pena üzerinden yürüyecek olması beni pek bir memnun etti diyebilirim (ehüü ehüüü)

Şimdiye kadar izleme fırsatı bulamadıysanız "Narcos"a, başlamak için hafta sonunu seçmenizi öneririm. Zira 1-2 bölümle yetinemeyeceğinize eminim.



Bitenler | Ekim

12:30

- Fa Roll-on
Bu aralar sık kullandığım ve tatlı kokusunu sevdiğim bir roll-on. Performansı da gayet başarılı bana göre.

- Benri Oje Çıkarıcı
Çok memnun kaldığım bir ürün oldu diyemem. Bir Watsons alışverişi sırasında almıştım ama pek beğenmedim. Ne varsa Parmex'te var, kesin kararım.

- Vaseline Baby
Ayak kremi olarak kullandım ve özellikle kış aylarında iyi bir tercih olabilir diye düşünüyorum.

- Seduce Body Spray
Gediklisi olduğum Watsons ürünlerinden. Stokladığım için ikişer üçer bitiriyorum :)

- Garnier Makyaj Temizleme Suyu
Garnier'in ürünleriyle aram pek iyi değil. Bu ürününü de vasat buldum. Yerine alternatif pek çok seçenek varken tekrar almayı düşünmem.



- Cettua Yağ Emici Mendiller
Bu da makyaj çantamın vazgeçilmezlerinden biri. Özellikle yağlıya dönük karma ya da yağlı cildiniz varsa gün içindeki parlamalar için birebir.

- Touch of  Love Parfüm
Bir Koton alışverişimde tesadüfen aldığım ama kokusunu çok beğendiğim bir parfüm. Daha çok yaz aylarına yakıştırsam da her an yeniden alabilirim.

- Neutrogena Yağsız Yüz Temizleme Jeli
Temizlemesini beğendiğim, kalıntı bırakmayan ve bunu yaparken de cildimi tahriş etmeyen bir ürün. Özellikle cildimde bıraktığı o yumuşaklığı seviyorum. 

- Urban Naturals Intense Keratin Saç Bakım Maskesi
Yukarıdaki yorumumun aynısını bunun için de yapabilirim. Saçlarımın yumuşak olması benim için önemli ve Urban Naturals'in maskesi bunu sağlıyor. Memnun kaldım, elimdeki ürünleri bitirdikten sonra yeniden alabilirim.

- Toni & Guy Deniz Tuzu Etkili Sprey (Sea Salt Spray)
Toni&Guy'ın kullanıp da memnun kalmadığım hiçbir ürünü olmadı. Bu spreyinin de müdavinlerindenim. Verdiği dalgaları çok seviyorum. Tek kötü yanı saçlarımı birazcık kurutması. Ama o bile 3. spreyimi almamı engelleyemedi.



Yeni bir "Bitenler" yazısında daha görüşmek üzere!!

Kitap | Marilyn Monroe Ve Bilinmeyen Hayatı

21:53

Hakkında belki de ne çok kitap yazılmış ünlüdür Marilyn Monroe.
Ölümünün üzerinden yıllar yıllar geçmesine rağmen hayatı, aşkları, oyunculuğu ve tabii ki ölümü hala çok konuşuluyor ve konuşulacak.

Marilyn'le ilgili bir çok kitap okudum şimdiye kadar ama J.Randy Taraborrelli'nin bu kitabında sinemanın unutulmaz sarışınına dair yanlış bildiğimiz - ya da hiç bilmediğimiz- pek çok detay okudum. Sadece Marilyn Monroe'yu değil Norma Jeane'i de tanımak istiyorsanıb bu kitabı keyifle okuyacağınızı garanti ederim.




- Kitabın ilk bölümlerinde Norma Jeane'in çocukluğunu okurken "küçücük masum bir çocuk nasıl dayanabilir tüm yaşadıklarına?" dediğimi hatırlıyorum. Annesi Gladys'in akıl hastalıklarının yavaş yavaş su yüzüne çıktığı yıllar ve Marilyn bu nedenle sürekli farklı aileler yanında veriliyor. Kendisine bakan bu aileler bazen Marilyn'i tekrar yuvaya bırakıyorlar ve bir çocuk için kalıcı bir eve, odam diyebileceği bir yere sahip olamamak nasıldır hayal bile edemedim. Sanırım ünlü yıldızın hayatı boyunca yaşadığı sevilmeme duygusunun nedeni bu...

- Babasının kim olduğundan hiçbir zaman emin olamamış. Ama Gladys Marilyn'in babasının Stanley Gifford olduğunu konusunda ısrarcıymış. Gifford'ın oğlu Stanley Jr, Marilyn'in ölümünden sonra bile bu iddiayı gülünç bulduğunu ve babasının ölüm döşeğinde dahi buna benzer hiçbir şey söylemediğini söyleyerek bu iddiayı kesin dille reddetmiş.




- Gladys hayatının büyük bölümünü akıl hastanelerinde geçiriyor ve kızının ölümünden sonra 22 yıl daha yaşıyor. Marilyn hayatı boyunca maddi manevi sürekli destek olmuş annesine. Hastanede ziyaret etmiş ama bu ziyaretlerin çoğu Marilyn'in ağlama kriziyle sonuçlanmış. Mensup olduğu bir tarikat nedeniyle ilaç kullanmayı reddeden Gladys bu nedenle hiçbir zaman tam bir iyileşme yaşamamış.



- Marilyn üvey kız kardeşi Berniece ile hayatı boyunca görüşmüş ve son yıllarına kadar sıkıntılarını hep onunla paylaşmış.

- Hayatında bana sevdiği tek bir erkek olmuş: ünlü beyzbol oyuncusu ve evlenip boşandığı Joe DiMaggio. Psikiyatristi onu akıl hastanesine kapattığında ve sadece 1 kişiyi arayabileceği söylendiğinde, kendisini buradan kurtaracağına inandığı o kişiyi aramış (o sırada çoktan boşanmış olmalarına rağmen) DiMaggio. Ve haklı da çıkmış. Yeğeni Mona Rae,Marilyn ölmeden önce DiMaggio ile yeniden evlenmeyi planladıklarını söyler. 




- Büyük bir Jean Harlow hayranı olan Marilyn DiMaggio'dan , tıpkı Harlow'ın sevgilisi William Powell'dan istediği gibi, kendisinden önce ölürse mezarına her hafta taze çiçek bırakmasını istedi. Ve DiMaggio sözünü tuttu, öldüğü 1999 yılında kadar her hafta Marilyn'e taze çiçekler gönderdi.

- DiMaggio'dan sonra evlendiği Arthur Miller'la evliliğinin yürümeyeceğini Marilyn 2 hafta içinde anladı. Ama bu evliliği yürütmek zorunda olduğunu hissetti, insanların kendisine başarısız dememesi için. Hep dedikleri gibi Marilyn onda zekayı, Miller da Marilyn'de güzelliği buldu.




- Şöhretinin iyice parladığı yıllarda Marilyn avuç avuç sakinleştirici içermiş. Hatta 3 tane sakinleştiriciyi karıştırıp kendine enjekte eder, soranlara da vitamin iğnesi yaptığını söylermiş. Bir gün buna tanık olan Frank Sinatra "Marilyn'in göz göre göre ölüme gittiğini o an anladım" diyor.

- Bu kadar fazla ilacı kendi doktorları yazmayınca, yazacak yeni doktorlar bulur hatta onlara para teklif edermiş. Öldüğü zaman başucunda tam 15 farklı ilaç kutusu bulunmuş.


- Marilyn'in en büyük korkusu tıpkı büyükannesi ve annesi Gladys gibi delirmekmiş. Bu yüzden tıpkı annesi gibi hayali sesler duymaya başlayınca "Onlar bu sesleri gerçek sanıyor, bence hayal olduklarını biliyorum. Bu benim deli olmadığımı gösterir" değil mi diye soruyormuş çevresine.

- Tam 2 kez düşük yapmış Marilyn. Hayatta en çok istediği şeylerden biri bebek sahibi - bir kız çocuk- olduğu için bu kayıplarından sonra kendine gelmesi oldukça uzun zaman almış.



- Özellikle hayatının son yıllarında kendisi de sarışın ve aptal Marilyn Monroe'yu oynamaktan çok yorulduğunu itiraf etmiş.

- Bilinenin aksine Amerikan Başkanı JK Kennedy ile öyle dillere destan bir ilişkisi olmamış. Topu topu 2 kez görüşmüşler. Kenndy Marilyn'i hiçbir zaman ciddiye almamış ve bu ünlü oyuncuyu delirtiyormuş. Hatta bir keresinde Kennedy kendisine "Sende First Lady hamuru yok tatlım" dediğinde Marilyn çok bozulmuş.


Bu ve bunun gibi pek çok ilgi çekici ayrıntı 636 sayfalık kitapta sizi bekliyor. Kitabın son bölümünde özellikle Marilyn-severlerin bayılacağı hiç görülmemiş fotoğrafları yer alıyor.


Marilyn Monroe ve Bilinmeyen Hayatı

(The Secret Life of Marilyn Monroe)
Çeviri: Beril Tüccarbaşıoğlu Uğur
Artemis Yayınları
1. Basım: Mayıs 2011

Film Yorum | Swiss Army Man

12:37

Bu filmle ilgili ne desem hiç bilmiyorum. Saçmalık derecesinde absürd ama insanı etkileyecek denli de derin. Şimdi bu ikisi nasıl olur diyorsunuz, inanın ben de bilmiyorum. "Bu ne yafff" diyerek başladığım filmin sonunda birbirine karışmış pek çok duyguyla kalkmam sanırım filmin başarılı olduğunun bir göstergesi...

Filmin açılışında Robinson Crusoe benzeri bir adamın, Hank'in, intihar etme girişimine tanık oluyoruz. Hank umutsuzlukla bedeninden ayrılmaya çabalarken, karşısında, sahile vuran bir beden görürüz. Bir ıssız ada ve adada mahsur 2 insan. Acaba Tom Hanks'li "Yeni Hayat"(Cast Away) benzeri bir film mi bekliyor bizi diye düşünürken, film bizi tam anlamıyla ters köşeye yatırıyor. 



Adada artık yalnız olmadığı duygusuyla intihardan vaz geçen Hank, karaya vuranın ne yazık ki bir ceset olduğunu fark ediyor. Ama bu ceset bizim bildiğimiz cesetlere hiç mi hiç benzemiyor.

Çok fazla detaya inmeden hemen özetleyeyim, adı Manny olan bu adam, Hank'in adadaki tek ve elinden her iş gelen arkadaşı oluyor. (Filmin adının Swiss Army Knife benzerliğine hemen dikkat çekelim) İşte filmimizin giderek ilginçleştiği yer tam da burası oluyor.



Hank ve Manny ile aşkı, ilişkileri, duyguları kısacası hayata dair pek çok şeyi yeniden keşfediyoruz. Kimi zaman izleyeni gözünden yaş gelecek kadar güldürürken (anne esprisi der kaçarım) kimi zaman da Hank'in yalnızlığını iliklerine kadar hissettiriyor ikilinin hikayesi.

Pek çok yerde "Hadi canımmm" deseniz de bence filmin asıl  etkileyen tarafı çok "insan" olması ve anlatılar duyguların izleyiciye çok rahat bir biçimde geçmesi.

Yönetmenliğini ve senaristliğini Dan Kwan & Daniel Scheinert ikilisinin yaptığı Sundance ödüllü film ya çok seveceğini ya da hiç hoşlanmayacağınız türden bir film. Ortasının olacağını pek sanmıyorum. 

Başrollerdeki Paul Dano ve Daniel Radcliffe ikilisi tiyatrovari bir oyunculuk seyrettiriyorlar ama Dano bir başka. Bu kadar iyi bir oyuncu olduğunu şimdiye kadar pek farketmemişim itiraf ediyorum. Daniel Radcliffe'in ise Harry Potter serisinden sonra oldukça farklı rolleri tercih etmesi son derece takdir edilesi.

IMDB puanı 7,3 olan "Swiss Army Man" son derece farklı bir film izlemeye cesareti olanlar için...



Film Yorum | Zootropolis (Hayvanlar Şehri)

12:33

Disney'den yine sadece çocukların değil büyüklerin de keyifle izleyeceği bir animasyon...Okulların kapanmasına yakın şu günlerde küçük büyük herkesin sinemaya gitmek için eğlenceli bir nedeni var: Zootropolis

Zootropolis kocaman bir hayvanat bahçesini andıran bir metropol. Zürafadan hamsterlara, su aygırlarından tilkilere kadar herkes barış içinde yaşıyor bu mega-kentte...


Kahramanımız minik tavşan Judy'nin en büyük hayali de buraya gelip, başarılı bir polis olmak. Polislik biraz daha iri ve sert hayvanlara yakıştırıldığı için ailesi ve çevresi onun bu hayalini anlamsız ve tehlikeli buluyorlar. Ama Judy çocuk aşında bile hayalleri gerçekleştirmenin istikrar ve azimden geçtiğini biliyor ve sonunda o şehre bir polis olarak giriyor.


Polis akademisini başarıyla tamamlayıp işe başladığı ilk gün ayrımcılık da göstermeye başlıyor kendini. Diğer polislere daha "zor "işler diğer polislere veriliyor, Bizon polis şefi Bojo, Judy'ye  daha pasif görevde olacağı arabaların park kontrol görevini verir. Ama bu bile hırslı Judy'mizi durdurmaz, başarılı olacağını kanıtlamak için bir kayıp dosyasını incelemeye başlar.

Bu araştırmayı yaparken kendisine, sonradan iyi arkadaş olduğu tilki Nick yardım eder. Ancak zaman ilerledikçe ve dosyayı çözmeye başladıkça Judy kendini hiç istemediği bir durumda bulur. Çünkü farketmeden Zootrapolis'de yaşayan canlılar arasında bir bölünmeye neden olacaktır. 

Olaylar çığırından çıkınca, kendi yarattığı bu sorunu çözmek de yine minik Judy'e kalacaktır.


Gördüğünüz gibi eğlenceli ama bir o kadar da katmanlı bir animasyon Zootrapolis. Toplumsal önyargılardan kişisel önyargılara aslında hayatın bize getirdiği pek şeyi filmde buluyoruz. Çocuklara verilen çok da güzel mesajlar var (aslında sadece çocuklara değil biz büyüklere de:)
Ne olursa olsun hayallerinden asla vazgeçme çünkü asıl inancını kaybedersen mağlup olursun.




Karakterleri hepsi çok eğlenceli ama özellikle trafik müşavirliğindeki tembel hayvanlar beni benden aldı. Gerçekten çok eğlendim o sahneleri izlerken. Bir de  "Baba" filminin minik versiyonu (ki yukarıda görüyorsunuz) çok başarılı. Ses tonu, o italyan aksanı konuşma falan müthiş olmuş.

Filmin bir diğer keyifli tarafı da Gazelle karakteriniz seslendiren Shakira'nın yeni şarkısı "Try Everything". Aralarda verilse de uzun versiyonu filmin sonunda, Gazelle'in güzel sahne performansıyla dinleyebiliyoruz, o kısmı izlemeden çıkmayın.


Yönetmenliğini Byron Howard ve Rich Moore isimlerinin yaptığı bu animasyonda oldukça geniş bir yapım kadrosu görev almış. Küçük büyük herkesin çok eğleneceği ve kendi payına bir şeyler çıkaracağı harika bir animasyon olmuş. Hafta sonu tercihinizi keyifli bir filmden yana kullanmak isterseniz Zootopolis sizi bekliyor.

Meraklısına Not: Türkçe dublajlı versiyonunda tilki Nick'i ünlü komedyen Cem Yılmaz seslendirmiş.

Film Yorum | Alice Through The Looking Glass (Alice Harikalar Diyarında Aynanın İçinden)

12:40

Tim Burton'lı Alice Harikalar Diyarı'nda bizi çocukluk hayallerimize götürmüşken, şimdi ilkinden çok daha parlak, hareketli ve bol animasyonlu bir devam filmi bekliyor bizi. Ama bu kez yönetmen koltuğunda James Bobin var. Mr.Burton ise filme yapımcı olarak katkıda bulunmayı tercih etmiş.

James Bobin Alice'i çok daha macera dolu bir yolculuğa çıkarmış. Renk, hareket, aksiyon ne ararsanız bulacaksını "Alice Harikalar Diyarında: Aynanın İçinden"de...



Filmimiz ilkinin bittiği yerden başlıyor. Hatırlarsanız Alice evlenmekten vazgeçmiş ve babasını Çin'e yeni ticaret yolları keşfetme konusunda ikna etmişti. İşte şimdi Alice büyüdü ve başarılı bir kaptan oldu. Aylar boyu denizde korsanlardan kaçar, o macera senin bu macera benim atılırken, ana karada kötüler de boş durmadı tabii.

Gudubet suratlı Hamish, Alice'in kendisini terk etmesini yediremeyince, bir katakulliye getirip Alice ve babasının elindeki gemileri sahiplenir. Hem bu durum nedeniyle hem de annesinin kaptanlığı bırakıp normal hayata dönmesini isteyen söylenmeleri sebebiyle bunalan Alice yine kendini Wonderland'da bulur.



Geride bıraktığı herkes aynıdır ve Alice'i -yine- görmekten dolayı pek mutludurlar. Ancak tek bir kişi eskisi gibi değildir: Alice'in can dostu Hatter.

Hatter ailesinin yaşadığına inanmakta ve onları bulmak için çaresizce çabalamaktadır. Bu fikrini geri dönen Alice'e de açan Hatter, ondan beklediği desteği alamayınca sarır solar (aynen yukarıdaki gibi)

Onun bu durumuna dayanamayan Alice sonunda Hatter'ın ailesini aramaya karar verir. Ancak onu büyük bir macera beklemektedir. Çünkü onları bulabilmesi için zamanda geri gitmesi ve bazı olayların olmasını engellemesi gerekmektedir. 




Zamanda yolculuk yapmak içinse ilk ekarte etmesi gereken şey "zamanın ta kendisi"dir. Burada zamanı oynayan Sacha Baron Cohen'e kocaman bir alkış istemeliyim. Ne Hatter ne de kötü kraliçe Irasebeth bu filmin kahramanı kesinlikle kendisi olmuş. Ayrıca filmin en anlamlı sahneleri de Alice ve Zaman arasında geçen diyaloglarda...

İlk filme kıyasla çok daha fazla efekt kullanılan, adeta bir görsel şölen sunan bir film olmuş "Alice Harikalar Diyarında: Aynanın İçinden". Kimine fazla gelebilir ama ben ilki gibi gayet keyif alarak izledim. Bu arada kötü kraliçenin hikayesi de ona bir başka bakmamı sağladı. Hiç kimsenin saf kötü ya da saf iyi olmadığı bir kez daha karşımıza çıktı diyelim.



Aralarına katılan Sasha Baron Cohen dışında hemen hemen aynı kadroyla devam eden film ( Mia Wasikowska, Johnny Depp, Helena Bonham Carter, Anne Hattaway, Rhys Ifans, Matt Lucas, Lindsay Duncan, Leo Bill) bu kez bizi zamanın kollarında fantastik bir maceraya çıkartmak için bekliyor!



Blogger tarafından desteklenmektedir.