Film Yorum: Avcı'nın İntikamı (The Hunter's Prayer)

11:21

Geçen hafta gösterime girmiş filmlerden biri de "Breakdown", "Terminatör 3" ve "Surrogates" gibi iddialı filmlerin yönetmeni Jonathan Mostow'un "Avcı'nın İntikamı" filmi. 

Başrolde ise "Avatar"dan tanıdığımız ve en son "Baraka"(The Shack) filmiyle beyazperdeye konuk olmuş Avustralyalı aktör Sam Worthington ve "Seçilmiş" (Given) filminin Fiona'sı Odeya Rush  var.

 Hikayemizin merkezinde başarılı bir kiralık katil olan Lucas var. Başarılı olmasına başarılı ama o her daim klasik jilet gibi takımlarla dolaşan, lüks evlerde yaşayan birinden söz ediyoruz. Yıkık dökük bir evde yaşıyor ve tam anlamıyla bir uyuşturucu bağımlısı...

Son işinde kendisine genç bir kızı, Ella'yı öldürme görevi veriliyor.

İsviçre'de bir yatılı okulda eğitim alan Ella, bir gece erkek arkadaşı ile dışarı çıkar. Tam anlamıyla patlayan silahların arasında kalan Ella Lucas sayesinde  bu durumdan kurtulur. Ancak bilmediği Lucas'ın da kötü adamlardan biri olduğudur.

 Genç kızı bir şekilde "iyilerden biri" olduğuna ikna eden Lucas için geri sayım da başlar. Bir yandan Ella'yı diğer kötülerin elinden kurtarmaya çalışırken bir yandan da almış olduğu işi bir an önce bitirmesi gerektiğini bilmektedir. 

Ama işler hiç de Lucas'ın planladığı gibi gitmeyecektir.


"Avcı'nın İntikamı"ndan  bir "John Wick" ya da bir "Leon" bekleyenlerin çok yanılacağını belirtmeliyim. Çünkü ne aksiyon sahneleri ne de senaryonun dram kısmı bekleneni vermiyor. Söüz edilebilecek tek şey  belki de Ella'yı canlandıran Odeya Rush'ın beyhude çabaları...

Güzel bir aksiyon izlemek için bu filmi tercih edecekseniz beklentinizi yüksek tutmayın derim. Ama aza kanaat getirmem diyenlerdenseniz yukarıda adı geçen filmleri seyretmeniz şiddetle tavsiyedir.



Herkese iyi seyirler!


🎵 Kapat Gözünü ve Dinle 🎵

22:44

Zor geçen bir gün oldu bugün benim için. 
O yüzden bu parçayı da kendime armağan ediyorum 🙏
"The Way Home" / Sleep Dealer

Film Yorum: Açık Deniz:3 Kafes Dalışı (Open Water 3: Cage Dive)

13:46

Köpekbalığı filmlerini sevip de bu afişten etkilenmemek mümkün mü? "Açık Deniz" serisini de izleyen biriyseniz, az çok nasıl bir şeyle karşılaşacağızı da tahmin edersiniz.

Serinin 3. filmi "Kafes Dalışı" bizi bu sefer Avustralya'nın açık denizlerinde bir maceraya davet ediyor.


Laguna Beach'te yaşayan  Jeff, erkek kardeşi Josh ve nişanlısı Megan'ın en büyük istekleri çılgın görüntülerin yayınlandığı bir şov programına katılmaktır. 


Başvuran adayların arasından sıyrılabilmek için "ne yapsak, ne yapsak?" diye düşünürlerken internette gördükleri Avustralya'daki köpekbalığı kafes dalışına katılmaya karar verirler.


Ve sonrasında kendilerini köpekbalıkları ile yaşayacakları büyük bir maceranın içinde bulurlar. (Daha fazla spoiler olmasın tikkatt!)


Bir tutam aşk ve kıskançlıkla tatlandırılmış (ki hiiç olmamış) "Açık Deniz 3" izlemeye başladığınız anda sizde film değil, sanki National Geographic'te bir belgesel izliyormuşsunuz hissi bırakıyor. Bunun nedeni de film sanki dijital el kamerası ile çekilmiş izlenimini vermek diye düşünüyorum. Ama kendi açımdan bunu pek sevmedim, hatta rahatsız edici bulduğumu bile söyleyebilirim.

Ama özellikle kafes içi ve yakın çekim köpekbalığı görüntüleri filmin en sevdiğim kısmı oldu. Heyecanı iyi verebilmiş yönetmen diye düşünüyorum.


Başrollerde Joel Hogan, Josh Potthoff, Megan Peta Hill ve Pete Valley'in olduğu filmin senaristliğini ve yönetmenliğini ise Gerald Rascionato üstlenmiş.

Serinin bana göre açık ara en zayıf halkası olan "Açık Deniz 3: Kafes Dalışı" genel izleyiciye hitap edebilir ama bu tarz filmlerin takipçisiyseniz beklentinizin biraz altında kalabilir.



Herkese iyi seyirler!


L'oreal Elseve Saç Bakım Yağı & Kremi

11:03
Saçlar kişinin karakterini yansıtırmış, öyle diyorlar. O yüzden saçlarımın söz dinlemez, şekle girmez olmasına şaşırmamam gerek. Şöyle kolayca şekle giren, yumuşacık,akan saçlarım olsa hiiiç fena olmazdı. En azından hayatımın çeyreğini saçlarımı şekle sokmak için harcamazdım.


Bu yüzden cilt bakım ürünlerinden sonra en fazla harcamayı saç ürünlerine yapıyorum. Özellikle saçları yumuşatan ürünler resmen başucu malzemelerim.(Toplu bir ürün yazısı yazmayı planlıyorum yakında zaten)

Bunlardan ikisi L'oreal Elseve Mucizevi Bakım Yağı ve Saç Güzelleştirici Krem...


L'oreal Elseve Saç Güzelleştirici Kremle tanışmadan önce L'oreal Elseve Mucizevi Bakım Yağı daha çok kullanıyordum (gördüğünüz gibi yarıladım). Her yıkama sonrası saç uçlarıma yedirerek biraz olsun yumuşama sağlıyordum. Ama yine saç güzelleştirici kremi denedikten sonra pabucu dama atıldı desem yeridir.


Neden diye sorarsanız hemen sıralayayım sebeplerimi:

Her şeyden önce L'oreal Elseve Saç Güzelleştirici Kremi saçlarımın daha kolay emdiğini gördüm. Sürdükten sonra hemen hemen hiçbir şey kalmıyor. L'oreal Elseve Mucizevi Bakım Yağının emilmesi zaman alıyor ve azıcık fazla kaçırırsanız yağlı bir görüntü verebiliyor.

Bunun dışında kremin nemlendirme özelliğini daha başarılı buldum açıkçası. Nemliyken kullandığınızda saçınızın kabarmasını azaltıyor. Şekillendirmeden sonra kullandığınızda tüy tüylüğü alıyor, daha yumuşak bir görüntü veriyor. L'oreal Elseve Mucizevi Bakım Yağı ise nemli kullanmak yıkama öncesi, saçınız nemliyken ya da şekillendirme sonrası kullanabiliyorsunuz. Ama ben en çok nemliyken kullanımda işe yaradığını düşünüyorum. Kişiden kişiye göre değişebilir bu tabii....

Sonuç olarak L'oreal Elseve Saç Güzelleştirici Krem, Mucizevi Bakım Yağından bir tık daha önde benim için. Ama her ikisini de özellikle kuru, nemsiz saçlara sahip olanlara öneririm.

Siz bu ürünleri kullanma fırsatı buldunuz mu?
Hangisini tercih edersiniz?

Film Yorum: Model (The Model)

11:29

Yakın zamanda modellerin acımasız dünyasını anlatan "Neon Şeytan" (The Neon Demon) filmi ile bir hayli sarsılmıştır. Gerçekten bu büyülü dünyada rekabetin nerelerde uzanabileceği konusunda çıtayı bir hayli yükseğe koymuştu. 

Bu hafta gösterime giren "Model" adından da anlaşılacağı üzere yine aynı dünyanın kapılarını aralıyor. Bu sefer gizem ve psikoloji yönünü biraz daha öne çıkartarak...



Emma moda dünyasında kariyer yapmak isteyen bir genç kız. En büyük hayali de Chanel'in modellerinden biri olmak. Bunu gerçekleştirmek için Danimarka'nın küçük bir kasabasından modanın merkezi Paris'in ışıltılı dünyasına uzun bir yolculuğa çıkar.


Yine kendisi gibi bu alanda kariyer yapmak isteyen bir modelle aynı evi paylaşamaya başlar. Bu arada ajanstan da ufak ufak işler gelmeye başlar.

İşte bunlardan birinde moda dünyasının tanınmış fotoğrafçılarından biri olan Shane White ile tanışır.


Yeni yeni alışmaya başladığı bu acımasız sektörde Shane'in pozisyonu, gücü ve karizması Emma'yı adeta büyüler.

Birbirlerini tanımaya başladıkça Emma Shane'in büyüse altına girmekten alıkoyamaz kendini. Ama bu ilişki onun için giderek zehirli bir hal almaya başlar ve bu koca dünyanın içinde ayakta kalmak için çok fazla bedel ödemesi gerektiğini anlar. 


Aslında az ya da çok aşina olduğumuz bir konuyu anlatıyor model. Küçük, masum kız, moda dünyasının dişlileri arasında ezilmemek için uğraşırken kendini saplantılı bir ilişkinin tam da ortasında bulur.

Emma'yı canlandıran Maria Palm için, bu rol çok da yabancı sayılmaz. Çünkü kendisi Marc Jacobs'tan Zara'ya, L'oreal'den Diesel'e kadar bir çok ünlü markanın yüzü olmuş. Soğuk duruşu ile Maria bu rol için iyi bir seçim olmuş bence.


Karizmatik fotoğrafçı Shane White da sinemaseverler için tanıdık bir sima (imiş). Ben seyretmedim ama kendisi Deadpool filminde Ajax karakterini canlandırmış efenim. Bu rolde de Maria Palm ile güzel bir uyum yakalamışlar kanımca.

Yönetmenliğini Mads Matthiesen'in yaptığı "Model" IMDB'den 5.8 gibi bir puan almış. Açıkçası ben puanına göre çok daha kötü bir film bekliyordum ama biraz daha yüksek bir puanı hak ediyor gibi geldi bana. Ortalamanın bir tık daha üzerinde bir film diyebilirim. En azından film sonuna dek izleyene "ne olacak?" duygusunu hissettirebiliyor.



Herkese iyi seyirler!

Film Yorum: Her Şey (Everything, Everything)

22:17

Bu hafta gösterime giren filmler arasında yer alan "Her Şey" romantik bir aşk hikayesi izlemek isteyenler için en doğru seçim. Nicola Yoon'un 2015 yılı "çok satanlar" listesine girmiş romanından uyarlanan film özellikle genç izleyicilere keyifli bir 90 dakika vadediyor.

Maddy doğduğundan beri, dış dünyadan izole yaşamak zorunda kaldığı bir hastalıkla mücadele etmektedir. Bağışıklık sistemi çok güçsüz olduğundan, çevredeki en ufak bir virüs bile onun için ölümcül olabilmektedir.


Doktor olan annesinin Maddy için özel olarak dizayn ettiği özel evlerinde hemşire eşliğinde yaşamlarını sürdürmektedirler.

Ancak genç kız için hayat sadece metrekarelerle sınırlıdır, en fazla pencereden dışarı bakabilir. Dış dünyaya atım atmayı düşünemez bile!
Ancak bir gün yan evlerine taşınan komşuları Maddy'nin hayatını tamamen değiştirecektir. İlk günden komşunun yakışıklı oğlu Olly ve Maddy birbirlerinden etkilenir ve sadece pencereden bakışarak başlattıkları bu aşk hikayesini yaşatmak için mücadeleye başlarlar. 

Ancak geçen günler Maddy'ye hiç tahmin etmediği soruların cevabını getirecektir. (Sürprizlere hazır olun!)
Başrollerinde "Açlık Oyunları"ndan tanıdığımız sevimli Amandla Stenberg, Nick Robinson ve Anika Noni Rose'un paylaştığı filmin yönetmenliğini Stella Meghie yapmış.

Ben başroldeki 2 ismin kimyasını ekranda çok uyumlu buldum. Bunun dışında eforsuz, doğal gözüken oyunculukları da keyifli bir seyir sunuyor biz izleyenlere.  

Bol romantizmle tatlandırılmış bir tutam hüzünle "Her Şey" sevimli bir aşk hikayesi izlemek isteyen tüm gençlere ve kendini genç hissedenlere...



Herkese keyifli seyirler!


Film Yorum: Hizmetçi (Ah-ga-ssi)

13:30

"Oldboy" filmiyle ağzımızı bir karış açık bırakan, "Thirst", "Lady Vengeance" gibi çarpıcı filmlerde kendine özel bir hayran kitlesi bırakan Koreli yönetmen Park Chan-Wook yeni filmiyle sinemalarımıza konuk oluyor.

Yine gözleriniz kocaman izleyeceğiniz şaşırtıcı, rahatsız edici ve aynı zamanda etkileyici bir film "Hizmetçi"


1930'lu yıllarda Kore başlayan hikaye genç, güzel ve zengin Leydi Hideko, Hideko'nun yanında çalışmaya başlayan sessiz hizmetçi kız Sookee ve  zengin kadın avcısı Kont Fujiwara üçgeninde geçiyor.


Karakterleri - özellikle Hideko'yu- yavaş yavaş tanımaya başlarken yönetmen de bizi hikayenin çarpıcı dönüşlerine hazırlamaya başlar. (film boyunca sürekli tahminde bulundum ama yine de şaşırtmaktan alamadım kendimi)

Park Chan-Wook'un hayranlarını özellikle mesut edecek bu durum, izleyenin "merak" duygusunu da oldukça besliyor.


Ve çoğu Uzakdoğu filminin o fotoğrafik güzelliği "Hizmetçi"de de mevcut. Bazı sahneler adeta fotoğraf olarak hafızalarda kalsın diye çekilmiş gibi sanki...



Filmin bir başka özelliği de oldukça cesur erotik sahnelerin yer alması. 
Öyle ki kimi izleyiciler için rahatsız edici olabilecek yoğunlukta diyebilirim. Bu konuda hassasiyetiniz varsa aklınızda bulunsun.


İngiliz yazar Sarah Walters'ın "Fingersmith" adlı romanından beyazperdeye uyarlanan filmin başrollerinde Min-hee Kim (o soğuk güzelliği ile filmin tartışmasız yıldızı bence), Tae-ri Kim, Jung-woo Ha, Jin-woong Jo ve Hae-suk Kim yer alıyor. Uluslararası alanda sayısız ödül ve adaylık sahibi olan "Hizmetçi" filminin IMDB puanı da oldukça yüksek:8.1

Aşk, gizem, entrika, erotizm, akıl oyunları ne isterseniz bulabileceğiniz bu filmden, sadece Park Chan-woo hayranlarının değil sinemayı seven herkesin oldukça etkileneceği kesin!



Herkese iyi seyirler!


Dizi Yorum: Feud & Black-ish

11:12
Ben Sibelynka, bu aralar elimi eteğimi çektim filmleden dizilerden... Bir gün bunu yazacağımı hiç düşünmemiştim ama canım hiçbir şey istemiyor. Çünkü resmen eriyerek magmaya karışmak üzereyim. Sıcağa evet, neme hayır!
Naçizane dişi haykırışımı tamamladıktan sonra  izlemiş olduğum 2 dizi hakkında yazabilirim. Biliyorsunuz Emmy ödülleri öncesi, aday olan dizileri izliyorum. 

İlki bloglarda övmelere doyulmayan "Feud" dizisi... Sinema tarihinin efsane 2 karakteri Joan Crawford ve Bette Davis'in akıllara zarar rekabetini konu alıyor. 
Bu 2 kadının birbirlerine olan hayranlıkla karışık kıskançlıklarını izlemek çok keyifliydi - ki çoğunun gerçek olduğunu bilmek daha da keyifli. O ne entrikalar, o ne arkadan iş çevirmeler!!! O zamanlar oyuncu olmak zormuş azizim.

"Feud"un tüm övgüleri hak ettiğini söylemeliyim. Bunda en büyük pay da başrol oyuncuları Susan Sarandon ve Jessica Lange'a ait. Kadınlar oynamamış resmen yaşamışlar rollerini. İlk sezon 8 bölüm ve her bir bölüm 55 dakika. İkinci sezonda okuduğuma göre Prenses Diana ve Prens Charles işlenecekmiş. Göreceğiz bakalım...
Biraz kafa dağıtmak isteyenler için de "black-ish" dizisi imdada yetişiyor.
Amerika'da zengin beyazların yaşadığı bir semtte yaşayan siyahi bir ailenin komik hallerini anlatıyor. Irkçılıkla ilgili eleştiriler de yapılıyor hatta filmin bel kemiği konularından biri bu. Mesela bir bölümde "nigga" kelimesi üzerine konuşuluyor, başka bir bölümde polislerin siyahlara davranışları yatırılıyor masaya. Bunu bir başka dizi yapsa kıyamet kopacakken "black-ish"te esprili bir biçimde yansıtılıyor. 

Bunun yanında bir ailenin karşılaştığı her sorun (ergenlik, aile içi anlaşmazlıklar, iş sorunları, komşuluk ilişkileri vs. bu dizide yerini buluyor. Bölümler de 20 dakika olduğu için hap niyetine izleyebilirsiniz.



Şimdi sırada "Stranger Things" ve "Fargo"var. 
Sizin bu listede önerdiğiniz var mı?

Pazartesi Melodileri - 6

09:10

Dinledikçe müptelası olacağınız bir şarkı konuğumuz bugün.
Fas asıllı Fransız caz sanatçısı Hindi Zahra bana hep Tori Amos'ı hatırlatıyor.

2015 yılında çıkardığı "Homeland" albümünün en sevdiğim şarkısı "The Blues"





"The road is wide 
And the search is deep
But the change will always 
Always come with dreams"

🎇 Blog Keşif Etkinliği 🎆 - Güncelleme

23:32
Eveeet sıcacık bir ağustos ayına giriş yaptık. 
Ben de bu ay başında yapmayı planladığım "Blog Keşif Etkinliğini" hemen başlatmak istedim.

Ama önce anketime katılan tüm blogger dostlarıma teşekkürlerimi sunarım. Çok yoğun bir katılım oldu, sonuçları düzenlemek zaman aldı doğal olarak hehehehe :p 

Sorum "Bloga ne kadar sıklıkla yazı yazmalı?" idi. Çıkan sonuç ise "Kafana göre takıl Sibelynka" oldu. (Çok cool'sunuz bunu söylemeden geçemiciimm.)
Aslında blog yazılarını bir rutine bağlamanın daha güzel olacağını düşünüyorum. Sanırım hafta 2 ya da 3 yazı ekleyeceğim bundan sonra :) Bakalım...


Ve gelelim blog keşif etkinliğine...
Bu etkinliğe katılmak için yorum kısmına blog konunuz ve blog adresini bırakmanız yeterli! 

İlerleyen zamanlarda kategorilere ayrılmış sabit bir sayfa oluşturmayı da düşünüyorum. Böylece daha çok kişiye ulaşabilir, yeni bloglar keşfedebiliriz değil mi? 


🎇 Herkese sevgiler 🎆



Kategorilere ayrılmış tüm blogları görmek için 
sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

Film Yorum: Anne (Kidnap)

19:58

Sevdiklerine zarar verilen birinin yapabileceklerinin  sınırı yoktur. Hele söz konusu kişi bir anne ise... "Anne" (Kidnap) Hale Berry'nin ekranda sergilemeyi sevdiği güçlü kadın rollerine bir tanesini daha ekliyor. Oğlu için mücadele eden bir annenin dur durak bilmeyen mücadelesini anlatıyor. Berry'nin filmografisinde önemli bir yer kaplamasa da "Anne" (Kidnap) aksiyon filmi tercih edenler için bir seçenek olabilir.


Sıradan başlayan bir gün daha fazla nasıl aksiyon dolu olabilirdi ki? Oğlu Frankie ile eğlence parkında keyifli zaman geçirmeyi planlayan Karla bir anlık dalgınlık sonucu onu gözden kaybeder. Önceleri saklambaç oynamayı seven oğlunun kendisine şaka yaptığını düşünse de, zaman geçtikçe bir tuhaflık olduğunu sezmeye başlar.

Giderek endişe kapılan Karla birden oğlunu yabancı bir kadının elinden tutmuş arabaya binerken görür. Ve o dakikadan itibaren Karla'nın bir tek amacı vardır: oğluna ne olduğunu bulmak.


Filmin başrol oyuncusu Hale Berry tam anlamıyla filmi sürükleyip götürüyor. Gözükmediği bir sahne dahi yok! Böylesine duygusal ve canlandırması zor anne rolünün altından başarıyla kalkıyor ve biz izleyenlere ne kadar iyi bir aktris olduğunu bir kere daha gösteriyor.


Berry dışında filmin ikinci önemli rolü ise arabalarda desem yeridir. Çünkü 1 saat 34 dakika süren filmin oldukça büyük bir bölümü yollarda müthiş araba takip sahneleri ile geçiyor. Özellikle bu tür filmleri sevenleri oldukça memnun edecek araba aksiyon sahneleri ile dolu diyebilirim.


Yönetmenliğini Luis Prieto'nun yaptığı "Anne" (Kidnap) filminin senaryosu ise Knatee Lee'ye ait. Filmde Berry'e eşlik eden diğer oyuncular ise Sage Correa, Lew Temple ve Chris McGin.

Eğer senaryo yer yer fark edilen mantık hatalarına çok takılmaz ve büyük beklentilerle gitmezseniz "Anne" (Kidnap) tam kararındaki puanı 6.1 ile keyifli bir aksiyon keyfi sunuyor izleyicisine. 


Herkese iyi seyirler!


Film Yorum: Uygunsuzlar (The Misfits)

21:12

Sinema tarihinin unutulmaz filmlerinden biri olan "Misftis" aynı zamanda 2 başrol oyuncusu Clark Gable ve Marilyn Monroe'nun da son filmleri olma özelliğine sahip. Film sadece etkileyici konusu ile değil kamera arkasında yaşananlarla da sinema tarihine ilgi duyanların incelemesi gereken başyapıtlardan biri....


60'lı yıllarda Amerika'nın ortasında yer alan kovboylar diyarı Nevada'da geçen "Uygunsuzlar" burada keşisen hayatlarıyla 4 karakterin hikayesini anlatıyor. Kocasından boşanmak için bu kasabaya gelmiş olan güzel Roslyn, yaşlı kovboy Gay, serseri Perce ve ölen karısının yasını turan Guido ile tanışır. 

Hayatıyla ilgili ne yapacağına karar veremediği için onlarla kalmaya karar verir. Roslyn'in korumacı ve şefkatli yapısı 3 erkeği de etkiler. Ve hepsi kendilerini Roslyn'e ispatlamaya çalışırlar.


Filmin adı olan "Uygunsuzlar" (Misftis) hem kaybolmuş bu 4 karakteri hem de bu eyalette yaşayan vahşi Mustang atlarını simgeliyor. Zaten filmin sonlarına doğru bu muhteşem hayvanların yakalanma sahneleri senaryonun en etkileyici kısımları. Ve bence Marilyn'in çoğu zaman rol yapmadığı, kendini oynadığı tek filmi... 

Bunda o sıralar evli olduğu ve filmin senaryosunu yazan Arhur Miller'la olan kavgalarının da etkisi büyük tabii... Miller'ın asistanı ile olan yasak ilişkisi ortaya çıkınca Marilyn kullandığı ilaçların dozunu iyice artırmış. Bu nedenle kimi günler ayakta duracak hali bile olmuyormuş. Hatta sinir krizi geçirdiği ve hastanede yatmak zorunda kaldığı için çekimler 3 gün durdurulmuş.


Yönetmenliğini Oscar'lı John Huston'ın yaptığı film, yukarıda da belirttiğim gibi, 2 büyük oyuncunun son filmi olma özelliğini taşıyor. Gable, film vizyona girdikten 3 gün sonra kalp krizi geçirmiş. Marilyn ise 1 sene sonra, 1962 yılında başladığı "Something's Gotta Give" filmini tamamlayamadan hayata veda etmiş. 

Diğer rollerde ise Montgomery Clift, Eli Wallach ve Thelma Ritter yer alıyor.

Marilyn'in en gerçekçi performası & filmin en etkileyici sahnesi

Gerek senaryosu gerekse sette yaşanan olaylarla sinema tarihine geçen "Uygunsuzlar" sinema ile ilgilenen herkesin mutlaka izlemesi gereken filmlerden biri. IMDB'den de  7.4 gibi bir puan almış -ki bence daha yüksek olmalıydı.


İzlemeyi düşünenler için uyarayım; bazı sahneleri hayvansever olarak izlemek zor. Mustanglerin yakalanma sahnelerinde stüdyo, evcil atları kullanmayı tercih ettiğini açıklamış olsa da, hayvanların zarar görüp görmediğine ilişkin net bir açıklamaları yok maalesef.

Sinema tarihinin unutulmaz filmlerinden biri olan 1961 yapımı "Uygunsuzlar" siyah beyaz filmlerin güzelliğini sevenleri bekliyor.



Herkese iyi seyirler!


Google Adsense'ten Para Kazanılıyor Mu? Ve Benim Hikayem 💸💸

10:50
Aşağıdaki görsel gibi olsaydı gerçekler çok güzel olurdu ama maalesef hiç öyle değil! Kabul edilme aşaması zorlu ama getirisi az bir süreç diyebilirim Adsense için.


Blog ya da sitenize reklam almak istediğinizde akla ilk olarak Adsense gelmesi çok doğal. Çünkü en yaygın ve bilinen reklam ağı. Kabul edilebilmek için de bazı koşullara sahip olmanız gerekiyor.



Öncelikle çok yeni bir blogsanız beklemenizde yarar var. Olabildiğince yazı ekleyin, içeriğinizi çoğaltın. Ne kadar çok içerik o kadar Google puanı... 

İçerik ama nasıl içerik? İşte geldik en önemli kısma. Google bizden özgün içerik bekliyor, kopya içeriklere asla tahammülü yok.  O meşhur böcekleri ile hemencecik yakalayıveriyorlar sizi. Bu nedenle mutlaka ama mutlaka "özgün içerik" paylaşın.

Çok karmaşık olmayan şablonunuz var ve zararlı içeriklerin uğramadığı bir bloğunuz varsa Adsense başvurmaya hazırsınız. Bunun için yönetim panelinizdeki kazanç kısmına girmeniz ve reklam göster seçeneğini işaretlemeniz gerekiyor. Sonrası ise bazen 2 gün bazense 1 ay süren bir bekleme süreci...(Benimki 1 ay sürdü)



Blogunuz varsa onay sonrası reklamlar otomatik gözükmeye başlıyor. Ancak reklam almanız para kazanacağınız anlamına gelmiyor. Her şeyden önce Türkçe olan bloglara (ve sitelere) Google çok çok az bir pay veriyor. (0.01 kuruş gibi) Bu da demek oluyor ki sitenize girenler reklamlara her tıkladığında bu kadar birikiyor kasanızda. Eğer İngilizce yayın imkanınız varsa bunun 2-3 katı rakamlar söz konusu...

Bu arada Google reklam gösterimlerinde anormallik sezerse tüm kazancınızı iptal edebiliyor. Yani aynı IP'den yapılan tıklamaları algılıyor bizim akıllı Google'ımız. 


Gördüğünüz gibi blog yazmak para kazanmak için yapılacak bir şey asla değil! Bir yazı için verdiğiniz emek ve zaman, ancak bu işi seviyorsanız "değecek" bir şey. Ama "Google'a göre iyi bir blog muyum acaba?" sorusunun cevabını görmek için bile başvuru yapabilirsiniz. Onun keyfi de bambaşka bu arada :p


Peki sizin Google Adsense maceranız nasıldı? 
Kolay kabul edildiniz mi ya da Google amcamız size ne dedi?
Blogger tarafından desteklenmektedir.