The Body Shop Shimmer Waves Aydınlatıcı

16:12
Artık güneşe kavuşmaya yakın günlerdeyiz. Yaz demek güneş demek! Güneş demekse ışıldamak demek ⛱ Tabii yavaş yavaş makyaj çantamızı da yaza uygun hale getirmeye başladık. Fondötenler, kapatıcılar kaldırılıyor; ışıltılı allıklar, aydınlatıcılar ve parlatıcılar onların yerini alıyor.


İşte yaz mevsimine en yakışan ürünlerden birisi - bana göre Body Shop'un klasiklerinden de biri- Shimmer Waves Aydınlatıcı

Hem yanaklarınızda ışıltılı bir görünüm yaratmak için hem de gözlerinizde güneşin yansımasını belirginleştirmek için kullanabileceğiniz çok amaçlı bir ürün. 



Üründe 5 farklı ton var gördüğünüz üzere. İsterseniz teker teker uygulayabiliyor isterseniz karıştırarak daha yoğun bir görüntü elde edebiliyorsunuz. 

3 farklı tona sahip:
- Bronze
- Blush 
- Coral

Bende olan en koyu tonlara sahip olan "Bronze". Allık olarak da kullanmak istediğimden en koyu tonunu tercih ettim. Diğer renkleri çok daha ışıltı için tercih edilebilir diye düşünüyorum. Daha belli belirsiz bir duruşları var çünkü.



Özellikle yaz günlerine çok yakışan "sunkissed" makyaj için de mükemmel bir seçim "Shimmer Waves". İçindeki minik ışıltılarla cilde çok tatlı bir parlaklık, canlılık ve bronz bir görünüm veriyor. 


Oldukça uzun süre kullanabileceğiniz bu aydınlatıcı aynı zamanda çünkü tam 8,5 gram. Şeffaf plastik ambalajı güzel, kilit konusunda da herhangi bir sıkıntı yaşamadım. İçinde minik bir aynası da olsaymış süper olurmuş, tek eksiği bu bence.



Yaz ayının favori makyaj ürünlerimden biri kendisi. 
Bu yaz bol bol ışıldamak güzel olmaz mı siz ne düşünüyorsunuz? :)

Film Yorum: T2 Trainspotting

22:18

Yıllar yıllaar önce, çılgın çocuğumuz Renton'ı para dolu çanta ile arkadaşları Sick Boy, Spud ve Begbie'ye kazık atarken bırakmıştık. Aradan 20 yıl geçti ve şimdi herkesin hayatına nasıl devam ettiğini öğrenme zamanı!

Trainspotting bazı izleyiciler için bir anlam ifade etmese de, benim gibi 30'lu yaşlarını sürenler için kült filmlerden biridir. Öyle ki zamanında hikayesi ve müzikleri ile ortalığı kasıp kavurduğunu bilirisss kıymetlimissss...


Filmin başında Renton'ın tüm bu parayla Hollanda'ya gidip, kendine yeni bir yaşam kurduğunu öğreniyoruz. Ama kader onu bir şekilde doğup büyüdüğü topraklara, evine getiriyor. Ama eve dönmek Renton için eski dostlarıyla hesaplaşmak demek. 

Ve önce Sick Boy'la başlıyor bu fasıl. Ardından Spud - ki Renton  en iyi  şekilde ayrılan oydu. Ve ardından psikopat Begbie geliyor.

Tüm yaşananlardan sonra Renton'ın eski arkadaşlarına kendini affettirmesi kolay olmuyor. Özellikle de Begbie'ye... 

Tabii bunca zaman sonra fırlama çocuklarımız da değişmiş tabiri yerindeyse büyümüşlerdir. Artık herkesin aylak aylak dolaşıp, kafa çekmekten başka yapacak işleri vardır. 

Kimi çoluk çocuğa karışmış kimiyse yeni bir hayat kurmanın peşindedir. Renton'ın kasabaya dönmesi ile biz de hepsinin hayatlarındaki o 20 yılda neler yaptıklarını - ya da yapmadıklarını izlemeye başlarız.


Aynı yönetmen Danny Boyle ve aynı kadro ile (Ewan McGregor, Ewen Bremmer, Jonny Lee Miller ve Robert Carlyle) Trainspotting 2'yi izlemek ilk filmi sevenler için aynı zamanda biraz da duygusal hissettiriyor. 

Genellikle devam filmlerinde bu olur ama 20 yıl sonra onlarla tekrar karşılaşmak ve yine aynı keyifle hikayelerine tanık olmak paha biçilemez.


İlk filmi izlemediyseniz T2'den önce onu izlemeniz gerek derim. Çünkü karakterleri tanır ve hikayelerini bilirseniz, ikinci filmde parçaları yerine oturtmanız çok daha kolay olur. İzlemek isteyenler için ufak bir not: Her iki filmin de +18 olduğunu belirteyim.

Irvine Welsh'in romanlarından (Trainspotting & Porno) uyarlanan "Transpotting" ve "T2 Trainspotting" şimdiden sinema tarihinin kült filmleri arasında adlarını çoktan yazdırdılar bile.



Herkese iyi seyirler!

Film Yorum: Gifted (Deha)

21:39

Halen sinemalarımızda gösterimde olan "Deha" bir içimlik sıcak çikolata gibi... Sıcak, keyifli ve mutluluk verici. Duygu sömürüsüne oldukça müsait olmasına karşın, hikayesini izleyicileri gülümsetmek ve onlara umut vermek için anlatıyor. Bu da "Deha"yı hafta sonu için tercih edilebilir filmler arasına sokuyor.


Frank bir sahil kasabasında tekne tamiri yaparak hayatını sürdürmektedir. Matematik dehası kızkardeşinin ölümünden sonra dünyalar tatlısı yeğeni Mary ile birlikte yaşamakta ve onun bakımını üstlenmektedir.

Okula gitmeyip evde eğitim alan Mary'nin bu şekilde anti-sosyal olacağını düşünen Frank, onu okula yazdırır. Ancak Mary ilk günden ne okulu ne de okuldaki arkadaşlarından hiç hoşlanmaz, dersleri de oldukça sıkıcı bulur.


Mary'nin öğretmeni Bonnie, onun farklı bir çocuk olduğunu tesadüfen keşfeder. Mary yaşıtlarından çok daha yüksek bir zekaya sahiptir. Bu nedenle böyle çocuklar için özel eğitim verem bir okula gitmesi gerekmektedir.


Ancak bu haber Frank'i hiç mi hiç mutlu etmez. Çünkü Frank yeğeninin -kız kardeşi gibi hayatını matematiğe adamak yerine - diğer çocuklar gibi sıradan, mutlu bir çocukluk geçirmesini istemektedir. 

Mary için neyin doğru olduğuna karar vermeye çalışırken ortaya çıkan büyükanne Evelyn ile olaylar çok daha zorlaşacak ve karmaşık bir hal alacaktır.


Yönetmenliğini "500 Days of Summer" ve "İnanılmaz Süperman" filmlerinden tanıdığımız Marc Webb'in yaptığı filmde başrollerde "Kaptan Amerika" Chris Evans, Mckenna Grace, Lindsay Duncan, Jenny Slate ve Octavia Spencer yer alıyor.

Filmin küçük yıldızı Mckenna Grace herkesten rol çalarken, şahsım adına ben Octavia Spence'ı daha çok izlemek isterdim. Filmin bir diğer dikkat çeken rolü de tek gözlü sevimli sarman Fred 🐱 Kendisi tamamen dijital teknoloji ile tek gözlü bir minnoşa dönüştürülmüş.


Girişte de belirttiğim gibi ajitasyona başvurmadan böylesine duygusal bir konuyu işlemek keyifli bir film ortaya çıkmasına neden olmuş. IMDB puanı 7.8'i biraz fazla bulsam da dram seven izleyiciler için tercih edilebilir bir seçenek "Deha"


Herkese iyi seyirler!


Dizilerdeki "Baharat" Karakterler

16:02
Diziler her ne kadar başrol oyuncuları üzerine kurulsa, hikayelerini güzelleştirenler genel olarak yardımcı karakterlerdir. Hatta kimi zaman bu yardımcı karakterler baş rolden daha önce çıkar ve bağımsızlıklarını ilan ederler. Bakınız: "Breaking Bad" - "Better Call Saul"

İşte ben de sevdiğim dizilerde yer alan bu "baharat" yani dizileri lezzetlendiren karakterleri listelemek istedim. Bakalım siz de bana katılacak mısınız...
John Stone - The Night Of

HBO'nun 8 bölümlük dizisi "The Night Of" suç  dizisi severler için güzel bir alternatif. Dizi Naz adındaki  karakter etrafında gelişse de bana göre dizinin favori karakteri Naz'ın avukatlığını üstelenen John. Kendine has tavırları, sürekli sandaletlerle gezmesi, kedi fobisi gibi nev-i şahsına münhasır bir karakter olan John dizinin en keyifli dakikalarına imza atan karakter.

(Dizi hakkında ayrıntılı yorumlarını okumak isterseniz buyrunuz : The Night Of)

Eli Gold - Good Wife

Dizi yorumlarında sürekli duyuyorsunuz muhtemelen "Good Wife" dizisini ne kadar sevdiğimi. Çünkü 7 sezon boyunca gözümü kırpmadan izlediğim ve bitince gerçekten çok üzüldüğüm dizilerden birisiydi. Mücadeleci ruhuyla Alicia, hepimizin hayran olduğu Diane Lockhart unutulur mu hiç? Ama dizinin en ilginç karakterlerinden biri kesinlikle Eli Gold'du. 

Sinir olduğum Peter Florrick'ın bu sadık, cin fikirli, zeki yardımcısı dizinin heyecan unsurunu artıran en önemli karakterdi.  

Joan Harris - Mad Men

1960'ların o zorlu dünyasında bir reklam ajansı. Tüm beyin takımının neredeyse erkeklerden oluştuğu bu ajansta kendisinden habersiz bir sinek dahi uçamaz. Güzelliği, zekası ve iş bitiriciliği ile Joan ukala adamımız Don Draper'ın bile saygısını kazanmıştı.

** Kendisinin "Suits"teki karşılığı da Donna'dır.

Louis Litt - Suits

"Suits"ten söz açılmışken - ki en sevdiğin dizilerden biridir- Louis Litt'i unutmak olmaz. Cool adamımız Harvey Specter ve güç timsali Jessica'nın arasında var olmaya çalışan Louis sevilesi-nefret edilesi bir karakter.

Kimi zaman oldukça duygusal ve üzülünesi olurken kimi zaman da her türlü fişfik işinin altından çıkmaktadır. Yine de seviyoruz kendisi, o olmazsa dizi bu kadar keyifli olmazdı çünkü :p

Negan - The Walking Dead

Ahh Negan! O meşhur kafa koparan beyzbol sopası ve acımasızlığı ile en nefret edilen dizi karakteri olmaya aday kendisi. Yavrum Rick ve Daryl, ondan çektiği kadar zombilerden bile çekmedi. Hele o insanı sinir eden joker gülümsemesi yok mu, izlerken bile çıldırtıyor insanı. Ama kabul edelim ki diziye müthiş bir aksiyon katıyor.
Bakalım kendisi ne zaman zombiler tarafından öpülecek

Crazy Eyes - Orange Is The New Black

Kocaman gözleriyle her an her olaya dalmaya hazır bu karakterimizin adı "Crazy Eyes". Parmaklıklar arkasında neler yaşandığını esprili bir dille anlatan "Orange Is The New Black" ülkemizde pek bilinmese de yurt dışında, özellikle Amerika'da oldukça takip edilen bir dizi. 

Dizinin en deli karakterlerinden olan Crazy Eyes, aynı zamanda izlemesi en eğlenceli olanlarından da biri.

Tyrion Lannister - Game of Thrones

7.sezonu deli gibi beklenen Game of Thrones'tan bahsetmeden geçmek olmazdı tabii. Ne John Snow ne de Khaleesi bence dizinin en özel ve en önemli karakteri Tyrion Lannister'dır efendim. Ki kendisi Lannister sülalesinin en aklı başında ve akıllı karakteri olma özelliğine de sahiptir.

Her ne kadar bu özellikleriyle aile içinde sevilmese de biz Game Of Thrones hayranları olarak onu her daim bağrımıza basmaya da hazır olduğumuzu belirtiriz! 🤴


Sizin de böyle "baharat" karakterleriniz var mı?
Şimdiden merak ettiğimi söyleyeyim 👁

Film Yorum : Hayalet Hikayesi (Personal Shopper)

13:40

Bir film düşünün Cannes Fim Festivali basın gösteriminde yuhalanan ve aynı festivalde "En İyi Yönetmen" ödülünü kazanan. "Personal Shopper" beğeneni de beğenmeyeni de çok olan bir film. Bense tam ortadayım, ne çok kötü diyebilir ne de süper :o 


Bunun nedeni filmin konusu itibariyle özellikle ilk yarım saatinin ilginç olması ve bu nedenle  beklentiyi artırması. (Türkiye'de "Hayalet Hikayesi" olarak gösterime girmiş olması da buna etken tabii)

Maureen, Fransa'da yaşayan ve ünlü bir isme alışveriş asistanlığı yapan (film ismini de bundan alıyor), yakın zamanda da ikiz kardeşini bir kalp hastalığından kaybetmiş biri.  Birbirlerine bir söz vermişler, hangimiz önce ölürsek diğerine öbür taraftan mutlaka bir haber gönderelim diye.


Bu nedenle Maureen Fransa'dan ayrılamıyor, kardeşi Lewis'in kendisine bir işaret göndermesini bekliyor. Lewis'in evinde sabahlıyor, ruhuyla iletişime geçmeye çalışıyor vs. vs. 

Bu bekleyişin artık boşa olduğunu anladığı ve vazgeçmeye karar verdiği gün, Maureen'in telefonuna kimliğini bilmediği birinden ilginç mesajlar gelmeye başlar. Ve Maureen'in tek amacı artık bu göndericinin kimliğini bulmaktır.


Aslında böyle baktığınızda konu gerçekten güzel. Bazı sahneler gerçekten güzel bir gerilim filmine işaret ediyor. Gel gör ki, yönetmen hikayeyi bu konudan biraz çıkartıp farklı yerlere götürüyor. İşte orada da filmin büyüsü - bana göre - kayboluyor. İzleyene 5N1K soruları sordurtuyor.

Daha açık ifade etmem gerekirse "Personal Shopper" güzel bir film olabilecekken köşeden "U" dönüşü yapıyor.


Yönetmenliğini ve senaristliğini Olivier Assayas'ın yaptığı filmde baş rolleri Kristen Stewart, Lars Eidinger ve Sigrid Bovaziz paylaşıyor. Kristen Stewart'ı pek başarılı bulmam oyuncu olarak ama ilk kez mimiklerini kullandığı bir film olabilir mi acaba diye sormadan edemiyorum kendime. Çünkü her filminde duygusuz, aynı ifadeyi görmekten oldukça sıkılıyorum izleyici olarak.

IMDB puanı 6.3 olan "Personal Shopper" bu puanı hak ediyor. Ama belki 7- 8'lere ulaşması için imkanı varken vasat üzeri bir film olması da kendi tercihi gibi gözüküyor.



Herkese iyi seyirler!






Film Yorum: Julie & Julia

11:02

Vizyonda ya da yakın zamanda vizyonda olan filmlerin yanında, daha eski filmlere de yer vermek istiyorum sık sık. Çünkü öyle güzel filmler var ki paylaşılacak!

Bunlardan biri 2 başarılı oyuncuyu bir araya getiren ve misss kokularla bezeli "Julie & Julia" Öyle ki yemek yapmaktan hiç hazzetmeyen beni bile mutfağa girip unları etrafa saçıp, merdaneyle harikalar yaratmaya ikna edecekti neredeyse :p


Filmimiz adını farklı zamanlarda yaşayan ama hayatları bir nedenle kesişmiş iki kadından alıyor.

Julie, New York'un kenar semtlerinden biri olan Queens'te yaşayan, bir çağrı merkezinde çalışan ve işinden bunalmış genç bir kadındır. Arkadaşlarının hepsi kendilerine göre mühim saydıkları işlerde çalışmakta, duygusal tatminlerini de sürekli çalan telefonlarından almaktadırlar.


Julie ise hayatını değiştirmeyi istemekte ama neyi yapmak istediğini bulamamaktadır bir türlü (aramıza hoş geldin Julie!)

Tüm bu kendini arayışlar çok keyifli bir yolculuğa dönüşmek üzeredir ama...Yemek yapmanın kendini en rahatlatan ve mutlu eden şey olduğunu keşfeden Julie bunu 365 gün sürecek bir plana dökmeye karar verir.


Bu plana göre Fransız mutfağını Amerika'ya tanıtan ünlü kadın şef Julia Childs'ın yemek kitabındaki tüm yemekleri 1 sene içinde yapacaktır. Bu maratonu yazmak için kendine bir de blog açar! (heheheheheh)

Bu arada paralel geçişlerle biz (henüz ünlü bir şef olmamış) Julia'yı tanımaya çoktaaan başlamışızdır bile!


Ve birbirlerini hiç tanıman, bambaşka hayatlara sahip bu iki kadının kendi amaçlarını bularak nasıl mutlu olmayı öğrendiklerini izleriz keyifle. Hep denildiği gibi "Sevdiğin işi yaparsan mutlaka fark yaratırsın!"

Başrollerde ulu Meryl Streep, şirinler şirini Amyd Adams ve Stanley Tucci'nin oynadığı filmin yönetmen koltuğunda ise 2012 yılının Haziran ayında hayata veda eden Nora Ephron oturmuş.

Bu arada filmde bahsedilen Julia Childs'ın "Mastering The Art of French Cooking" kitabı halen Amazon'da en çok satılan kitaplar listesinde yer almakta. Ve televizyon şovlarının çekildiği mutfaklar halen Washington'daki National Museum of American History'de ziyaretçilere sergilenmeye devam etmekte...



Bu filmi sevmeniz için yemekten anlamanıza hiç gerek yok. 
Hayallerin gücüne inananlardansanız bu film tam da size göre!

Dizi Yorum: Olive Kitteridge

20:10

Sardı her yeri mini diziler... Ufak boy ojeler gibi seviyorum ben mini dizileri. Başladığınız gibi bitiriyorsunuz. Gereksiz uzatmalar, aylarca yeni sezon beklemeler yok. 

Uzun zamandır metini duyduğum muhteşem Frabces McDormand'lı " Olive Kitteridge" de 4 bölümüyle HBO'nun mininin minisi dizlerinden biri. İnsanoğlu nankör derler, ama bu kadar da kısa yapılır, tadı damağımızda bırakılır mıydı? Bu bize reva mıydı?


Amerika'nın Massachussetts eyaletinde geçen ve genel olarak gri rengin hakim olduğu bir öykü bu. Gri derken sadece havayı kastetmiyorum, kasabada yaşayan insanların üzerine sinmiş bir grilikten de bahsediyorum aynı zamanda.

Diziye adını veren Olive, eşi Henry ve oğlu Chris ile yaşayan, oldukça zor bir karakter. Bir defa suratında sürekli bir mutsuz ifade var, öyle ki onu dizi boyunca çok az gülerken görüyoruz. Kuralları olan, sert ve huysuz diye kolayca tanımlayabileceğiniz bir kadın.


Henry ise Olive'in tersine hayata daha pozitif bakan, çoğu şeyi alttan alan, yardımsever ve sabırlı bir adam.Birbirlerini iyi tamamlıyorlar anlayacağınız.

25 yıl süren bir evlilik hikayesini hem Olive hem Henry bazı zamanlar da kasabadaki diğer insanların bakış açısından izliyoruz. Çocuklarının, komşularının hayatlarına dalıyoruz, bir yerde mutlaka Kitteridge'lerle olan kesişimlerine tanık oluyoruz.


Bu dizide beni en çok etkileyen toplumsal rollerin ardında, herkesin ne kadar hassas ve sevgiye aç olduğunu görmek oldu. Karakterlerden kimi bunu insanlara soğuk davranarak gizlemeye çalışıyor kimi ise kabullenmeyi seçiyor. 

Özellikle Olive'in yavaş yavaş görmemize izin verdiği, sert kabuğun atında yatan sevgi arayışındaki o kadını görmek çok etkileyiciydi. Bunda McDormand'ın o büyüleyici oyunculuğunun çok etkisi var tabii. Bence daha fazla filmde izlemeliyiz onu.

Diğer rollerde Richard Jenkins, John Gallagher Jr., Zoe Kazan ve Bill Murray'in yer aldığı "Olive Kitteridge" IMDB'den de 8.4 gibi oldukça yüksek bir puan almış.

- Son bölümdeki efsane sahnelerden biri-

Tom Hanks'ın yapımcıları arasında yer aldığı bu 6 Emmy ödüllü dizi Elizabeth Strout'un 13 hikayeden oluşan aynı adlı romanından uyarlanmış. (Kitap Türkçe'ye "Kül Mevsimi" adıyla çevrilmiş.

Yavaş yavaş tanıyacağınız karakterlerle bezeli hikayeleri seviyorsanız, bu dizi sizi kolayca sarıp sarmalayacak. Bittikten sonra bir süre daha Olive'i ve onun hayallerini düşünürken bulacaksınız kendinizi. Ama aksiyon ya da libido oranı daha yüksek hikayeleri tercih ediyorsanız bu diziye hiç başlamayın derim size, çünkü ilk bölümden sonra bırakma olasılığınız %100.


Herkese iyi seyirler!



Pazartesi Melodileri - 3

10:36

Geçtiğimiz hafta Chris Cornell'in ölüm haberi tüm müzik dünyasını kasıp kavurdu hatırlarsanız.
Yeni nesil için belki çok bilinen bir isim olmayabilir ama gençliği 90'lı yıllarda geçmiş olanlar ya da grunge-sevenler için  önemli müzisyenlerden biriydi.

Ben de Cornell'i çoğu kişi gibi Soundgarden zamanlarından "Black Hole Sun" ile tanıdım. Sonrasında kurduğu Audioslave ile aynı çizgide devam etti.

Ama benim için Chris Cornell'in en güzel albümleri solo albümleridir. Özellikle "Euphoria Morning" sadece Cornell'in değil bence dönemin en güzel albümlerinden de biridir. Onunla tanışmak isteyenler için güzel bir tercih olabilir.

Dünyanın en güzel 3 puslu sesinden birine "Moonchild" ile sonsuz vedamızı gönderelim öyleyse



"We're dreaming and we're real We're broken and we're healed Give in to what you feel over what you see"

Bloğa "İzleyiciler" Butonu Nasıl Eklenir?

14:21
- Blog Aşkı -

Blog yazmak bir tutku çoğumuz için. Belki yazmak kendimizi iyi hissettirdiği için devamlı yazıyoruz. Bazen kendimizi anlatıyoruz bazen sevdiğimiz şeyleri... Biz blogger olarak harala hurala yazmaya devam ederken bir de yazdıklarımızı okuyanlar olduğunu bilmek fena mutlu ediyor bünyeyi.

Bu nedenle bir blog tasarımının olmazsa olmazıdır "İzleyiciler" eklentisi.
Bugün sevgili Ezgi'nin özel isteği üzerine (nam-ı diğer The Girl With The Curls) kolayca bu eklentiyi bloğumuza nasıl yerleştirebileceğimizi paylaşmak istiyorum.





Hemen blogger kullanıcı panelimize geliyor ve "Yerleşim" butonuna tıklıyoruz.



Uygun bulduğumuz kısımda yer alan "Gadget Ekle" yazısına tıklıyoruz.



Açılan pencereden "Diğer Gadgetlar" sekmesinde yer alan "İzleyiciler" eklentisini yanında bulunan + işaretine basarak bloğumuza ekliyoruz.



Şanslıysanız eklentiniz hemen çalışmaya başlıyor. Ancak benimkinde izleyiciler kısmı gözükmemişti. O durumda yine kullanıcı paneline gelip, "Ayarlar" kısmına geliyoruz. İlk alt kategori "Temel" kısmını seçiyoruz. 

"Başlık" satırındaki "Düzenle" linkine tıklıyoruz.Ve blog adımızın yanına bir harf ya da bir noktalama işareti ekliyoruz. (Örn: Sibelynkad ya da Sibelynka. gibi) "Kaydet" dedikten sonra sayfamızı yeniliyoruz. Ve tekrar buraya girip eklediğimiz fazla harf, noktalama işaretini siliyor, tekrar "Kaydet" tuşuna basıyoruz.

*Ekleme: O işe yaramazsa, blog adresi kısmına aynı işlemi uygulamayı deneyin.

Ve "İzleyiciler" eklentimiz kullanıma hazır!


Kitap Yorum: "Dokunmadan" Nermin Yıldırım

11:39


"Dokunmadan" Nermin Yıldırım'la tanışmama neden olan ilk kitap. "Bu kitabı kesinlikle okumalısın" diyen arkadaşım ne güzel bir şey yapmış da vesile olmuş böyle güzel bir hikayeye tanık olmama.

Elime aldıktan 3 gün sonra bitirdim, aslında bitmesini hiç istemeden. Çünkü Nermin Yıldırım  hepimizin ruhunda, kalbinde saklı kalmış köşelere öyle güzel dokunmuş ki! Bunu yaparken de kelimelerin o büyüleyici dünyasının kapılarını açmış bizlere. Çok kolay anlaşılır ama bir o kadar da etkileyici cümlelerle anlatmayı tercih etmiş hayal dünyasını.

Kitabımızın kahramanı 29 yaşında genç bir kadın Adalet. Üzüntüleri, sevinçleri, başarıları ve hayal kırıklıklarıyla yaşamaya çalışıyor hayatını.
Ancak bir gün ömrünün geri kalan günlerinin aslında o kadar da çok olmadığını söylüyor ona doktor. Ölüm duygusuyla bir anda yüzleşen Adalet, önce anlamlandırmaya çalışıyor bu durumu.


Biraz olsun sakinleştikten sonra ne yapması gerektiğine karar verir. Bilerek yaptığı ilk kötülüğün peşine düşmeye karar verir. Bu da onu çook eski yıllara, çocukluğuna götürecektir.
Karşı apartmanın temizlik görevlisinin oğlu Mahsun'u üzmesi, Adalet'in hatırladığı ilk gerçek kötülüğüdür. Ölmeden önce Mahsun'u bulup özür dilemek ve ona kendini affettirmek en büyük isteği olur bir anda.

Bunun için en yakın arkadaşı Hülya ile uzun sürecek bir yolculuğa çıkar Adalet. Bu yolculuk boyunca tanışacağı insanlar, gözlemleyeceği dış dünya ve kendi içinde yapacağı o dürüst yolculuk Adalet'in kendisini yeniden bulmasına yardımcı olacaktır.
Kimi zaman esprili bir anlatıma bürünen ama duygusal yönü oldukça kuvvetli "Dokunmadan" özellikle son sayfalarında gerçekten boğazımı düğümledi diyebilirim. Pek çok cümleyi yazdım not defterime tekrar tekrar okuyabilmek için. 

Aslında kitabın arka kapağında tüm bu yazmak istediklerimi özetleyen bir paragraf var:

"Şimdi buradan bakınca, uzun bir boşluğa yazılmış kısa hikayeler görüyorum sizin orada. El yazısıyla, kahkahayla ve gözyaşıyla..."


"Dokunmadan" 
1. Baskı / Mart 2017, İstanbul
Kapak Tasarım: Yetkin Başarır
320 Sayfa, Hep Kitap Yayın evi 
Blogger tarafından desteklenmektedir.